İçinde bulunduğumuz yıl, Birleşmiş Milletler tarafından Fizik Yılı ilan edildi.
Bana Gregoryen Takvimi'ni çeşitli yortularla dolduran bir geleneği çağrıştıran
bu "x yılını bilmem ne yılı ilan etme" faaliyetlerinin anlam ve önemine
hiçbir zaman gönülden katılamamışsam da sonuçta böyle bir şey, galiba 1905'i
daha etraflıca düşünmeme vesile oldu. Kuşkusuz, Birleşmiş Milletler'in bu kararı,
Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'nı inşa etmesinin yüzüncü yılına hürmeten
alınmıştır. Fakat başka neler olmuştur 1905'te, bundan tam bir asır önce?
Peşinen söylenebilir ki 1905, modernizmin doruklarına doğru bugün çok iyi bildiğimiz o hızlı tırmanışın keskin bir ivme kazandığı, yeni bir nirengi noktasını imlemektedir. Modernizm, pek çok düzeyde, ivmeyle, hızla ve bunların ütopik gerçeklenimlere dair birer gösterge olduklarına duyulan inançla ilintilendirilebilir. Her türlü mecaz bir yana, o tarihte gerçekten de Wright Kardeşler'in 1903'teki başarılı uçuşlarıyla ve 1893'te Ford'un ilk benzinli otomobili üretmiş olmasıyla, daha fazla hız zaten kazanılmış durumdadır. Marx'ın epey önceden "Katı olan her şey buharlaşıyor" sözüyle bir ucunu diyalektiğe, diğer ucunu entropiye bağladığı hızlı tırmanış, tabii ki - bir yerde Görelilik Kuramı uyarınca da - Rusya, İtalya, Almanya gibi, nispeten yavaş kalmış toplumların başını daha çok döndürmektedir. Böylece bu ülkelerde meydana gelecek depremler, 1905'ten itibaren, tarihsel fay hatları şeklinde 20. yüzyılı baştan sona katedecektir.
1905, Rusya'da bir sarsıntıyla, 1917'de olacakların öncüsü sayılabilecek bir devrimle (Şubat Devrimi) başlamıştır. Lenin'in Avrupa'da İskra gazetesiyle çaktığı kıvılcım, nihayet Petersburg ve Moskova Sovyetleri halinde patlamış görünmektedir. Ama ülkede Kanlı Pazar'ıyla, Potemkin'iyle bütün sene sürecek ve tuhaf bir meşrutiyetle sonuçlanacak olaylardan Bolşevikler o defalık mağlup çıkacaklardır. Potemkin Zırhlısı'nda isyan bayrağının açıldığı sıralarda İstanbul'da patlayan başka bir bomba, Abdülhamid'i hedef almıştır. Ermenilere maledilen suikast teşebbüsünden yara almadan kurtulan padişah, bundan üç sene sonra Jön Türklerce meşrutiyeti tekrar ilan etmek zorunda bırakılacak; Jön Türkler, İttihat ve Terakki adıyla partileşecektir.
Söz hazır Osmanlı'ya gelmişken, o dönemdeki edebiyatımızdan da kısaca bahsetmekte yarar görüyorum. Dönem, fransız edebiyatı (parnasizm, dekadizm, sembolizm, realizm, natüralizm) etkisindeki Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun) dönemidir. Rubab-ı Şikeste ve Aşk-ı Memnu 1900 yılında yayımlanmışlardır. Fakat Servet-i Fünun dergisi, Fransız Devrimine temas ettiği gerekçesiyle 1901 yılında kapatılmış bulunmaktadır. Böylece 1905 yılında, edebiyatımızı Selanik'te, Ömer Naci'nin yönettiği Çocuk Bahçesi dergisine taşınmış vaziyette buluruz. Bu dergi de sansür tarafından kapatılacak; dergi çevresindeki isimler, İstanbul'da birleştikleri Müfit Ratib, Ahmet Haşim gibi kimi isimlerle birlikte, Hanımlara Mahsus Gazete (1907) üzerinden Fecr-i Ati'ye (1910) geçeceklerdir. Görülüyor ki nihayet Yakup Kadri, Fuat Köprülü ve Refik Halit'i de dahil eden bu kuruluş, geç ve güç olmuştur. Nitekim Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin ve Halit Ziya'ya sert eleştiriler getiren Fecr-i Ati; İttihat ve Terakki iktidarı, Genç Kalemler ve Milli Edebiyat karşısında üç seneden fazla tutunamamıştır.
20. yüzyıl başındaki türk edebiyatı, eğer tamamen değilse, hemen bütünüyle fransız etkisindedir. Ama fransız edebiyatının etkisinde olmak, söz konusu edebiyatın 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar gösterdiği gelişimi aynen göstermiş olmak anlamına gelmemektedir. Osmanlı/Türk şiirinin, 1905'te, Mallarmé'nin şiiri 1897'de bıraktığı yerde olmasına imkan yoktur; Osmanlı/Türk şairi, bir taraftan ulus ve kimlik gibi, diğer taraftan dil gibi büyük meselelerle boğuşmaktadır. Pozitivizmin - her halde o yıllarda Avrupa'da küçümsendiğinden başka sebeplerle - küçümsendiği bu coğrafyada dekadanlık, bir küfürle eş tutulmuş; Baudelaire'e, uzun yıllar boyunca, yegane şair prototipi diye bakılmıştır (Öyle ki Örümcek Ağı'nın, Kaldırımlar'ın şairi Necip Fazıl bile hala "bir Baudelaire" olarak selamlanmıştır). Edebiyatımızdaki bu "bir Baudelaire" arayışının giderek İkinci Yeni ve sonrasına dek izlenebileceği kanısındayım; ama yine 20. yüzyıl başlarına dönecek olursak, sembolist şiiri - kıyasıya eleştirilmek pahasına da olsa - bizde her halde en iyi Ahmet Haşim temsil etmiştir, diyebiliriz.
1905'e devam edelim: Einstein, Annalen der Physik'te fotoelektrik etki ve Planck üzerine iki makale yayımlamış, ayrıca Özel Görelilik Kuramı'nı geliştirmiştir. Russell, 1903'te yayımladığı The Principle of Mathematics (Matematiğin İlkeleri) 'in ardından, mantıkçılığı bu kez dil çözümlemelerine uygulamaktadır. Düşlerin Yorumu (1900) ve Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi (1901) ile psikanaliz kuramını kabul ettirmeye başlamış olan Freud, Cinsiyet Kuramı Üzerine Üç Deneme ve Nükteli Sözün Bilinçaltıyla Bağlantıları ile yoluna devam etmektedir. Bir kaç sene içinde Oidipus kompleksi tıp çevrelerini altüst edecek ve dört bir yanda psikanaliz dernekleri kurulmaya başlanacaktır. Husserl, Mantıksal Araştırmalar'ını (1900) fenomenolojiye doğru genişletmekte; Saussure, ölümünden sonra öğrencileri tarafından yayımlanacak Genel Dilbilim Dersleri'ni (1916) Cenevre Üniversitesi'nde sürdürmektedir.
Müziğe Ravel ve Debussy'nin izlenimcilikleri hakimdir. Ama Schönberg, Viyana'da verdiği kuramsal derslerle bir okul kurmakta; Bartok ise macar halk müziğini araştırmaya koyulmaktadır. Wagner sonrası, Rus Beşleri, Çaykovski, Brahms ve Mahler sonrası bir müziktir söz konusu olan. Schönberg giderek ustası Mahler'den kopacak ve birkaç sene sonra (1907-1908) atonal yazıya müzikte ilk kez yer verecektir. Müzik böylece Viyana Okulu, Stravinski (Petruşka, Bahar Töreni), kromatik dizisel yazı, Webern ve Varése üzerinden, II. Dünya Savaşı'ndan sonra elektronik müziğe ulaşacaktır. Bu arada zencilerin Amerikan İç Savaşı'nın artığı bando çalgılarıyla geliştirdiği caz müziği, Storyville-New Orleans ve daha sonra Chicago'da yaygınlık kazanacak; II. Dünya Savaşı sıralarındaysa klasik evresini yaşayacaktır.
Mimariye gelince, çelik yapı tekniğini takiben, ilk betonarme apartmanlar, yüzyılın başında, Paris'te inşa edilmiştir. Mimari, Ekim Devrimi sonrasında, bir anlamda William Morris'in Güzel Sanatlar ve El Sanatları Hareketi'ne tekrar eğilecek ve konstrüktivizm ve Bauhaus gibi açılımlara kavuşacaktır. Resim açısındansa, 1905, mimariye kıyasla daha ayırdedilebilir bir yıldır. Çünkü o yıl Fovlar Paris'te, Sonbahar Salonu'nda çok ses getiren bir sergi açmışlar; Kirchner, Pechstein ve arkadaşları, Dresden'de Die Brücke (Köprü) topluluğunu kurmuşlardır. Die Brücke, I. Dünya Savaşı sonrasında şiir, müzik, tiyatro ve sinemaya da bulaşacak olan ekspresyonizmin; Der Blaue Reiter'in ve Der Sturm'un temelini teşkil edecektir. Fovların renge ve dışavuruma dönük skandalları ise kübizmin birkaç yıl sonraki, forma dönük skandalları tarafından gölgelenecektir. Süprematizmi, soyut sanatı olduğu kadar fütürizmi de kışkırtacak kübizm, Avignonlu Kızlar'la (1906-1907), bir bakıma da Cezanne'ın Emile Bernard'a yazmış olduğu mektupların yayımlanmasıyla (1907) ortaya çıkacaktır. Öyle görünüyor ki Schönberg için Mahler ne anlama gelmişse, Cezanne da Picasso ve Braque için aynı anlama gelmiştir.
Modernizm, romantizm sonrası ve empresyonizmden başlayarak, 1905 Şubat Devrimi ve 1930 Büyük Bunalımı arasında, en görkemli yıllarını yaşamıştır. 1930'tan 60'ların sonlarına, 70'lere kadar sürdüğü doğru olmakla birlikte; Şubat Devrimi, I. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi yıllarını, modernin maksimum momentli uğrakları olarak tanımak gerekir. Bu bakımdan dada ile sürrealizmi karşılaştırmak ilginç olur. Şöyle ki dada, güya angaje olmayan, "olumsuz bir modern" olarak, etkisini postmodern dönemde de sürdürür sayılırken sürrealizme, güya yanlış zamanda, yanlış bir yere angaje olan, "olumlu bir modern" olarak tarihini tamamlamış gözüyle bakılmaktadır. Benzer bir karşılaştırma, söz gelişi, kübizm ve fütürizmle ekspresyonizm arasında da yapılabilir. Bundan çıkarılabilecek başlıca sonuç, bugün modernizmin, belirli bir tarihsel döneme denk düşen, tarihsel bir gerçeklik, bir ideoloji olarak algılandığıdır. Yine de enternasyonalizm projesinin rafa kaldırılmış olduğu günümüzde, globalizm diye başka bir proje yürürlüktedir. Ne tarih ne de ideolojiler bitmiştir; ama 1905'in katılımcı ruhu ve muhalif modernizmi, 2005'te yerini eli kolu bağlı, yılgın bir televizyon izleyicisine bırakmıştır.
Temsil savları ellerinden alınmış simulacrum-göstergeler, heyecan yaratmazlar artık. Büyük Doktor'un öğüdü tutulmuş, yorulmuş kalpler istirahata çekilmiştir.
Özcan Türkmen, 30/05/05
Bütün melekler ürkünç - R.M.Rilke
"Yalan" konusu edebiyatla, itiraf geleneğiyle ve insan yaşamının özüyle
doğrudan ilintilidir. Montaigne, hakikatin tek yüzüne karşılık yalanın binlerce
yüzü olduğundan dem vururken aslında Borges'in Kum Kitabı'ndaki "Odin'in
Diski"ni çağrıştıran bir gerçeklik modeli önerir: Hakikat, tek yüzü olan,
olanaksız bir diskten ibarettir. Diskin, diski görünür ve somut kılan yüzü tektir;
oysa diski görünüşler dünyasının sonsuz çeşitliliği içinde "yok" kılan,
daha doğrusu onu teoloji alanına, belki de Budizm'in "Maya Dünyası"na
havale eden yüzü, onun hemen her zaman karşılaştığımız yüzüdür. Dolayısıyla
bu görüş, yalanın görüngüler bazında hakikate galebe çaldığını dile getirir.
Ama öte yandan, biz bilmesek, bilemesek de "mutlak" bir hakikatin
var olduğunu ima eder. Bu arı Hegelyan haliyle de pek çok şeyden, sözgelimi
psikanalizden, göstergebilimden, Gödel'in Eksiklik Teoremi'nden, Kuantum Fiziği'nden
bihaber olduğunu teslim etmiş olur. Oysa, örneğin psikanaliz, tam da "yalanın
hakikatliliği"ne dair bir olanaklılık evreni sunmaktadır.
Gerçekte yalanın hikayesi, mitos denen, genel geçer açıklamaların hakikati temsil edebilme gücüne değin, geriye doğru izlenebilmektedir. Kültür, yani simgesel düzen ve onun yapıtaşı olan dil, bize gerçeğin nüfuz edilemez, sert çekirdeği karşısında sığınabileceğimiz bir "yuva" inşa eden, sayısız yalanla örülmüştür. Bu bağlamda "ben" zamiri de, Euclides'in "geometri"si de, Platon'un "idea"ları da, Descartes'in "cogito"su da birer yalandırlar. Çünkü, tıpkı Narcissus gibi, gerçekliğin çarpıtılmış ve yanılsamalı bir imgesini oluşturmaksızın özne olmamız imkansızdır. O halde, psikanalizin bize göstermeye çalıştığı gibi, insan olma niteliğimizi kendilerine borçlu olduğumuz "geliştirilmiş silahlar"ımız, aslında güçsüzlüğümüzün ve "semptom"umuzun ilk elden birer itirafıdırlar. Bu, psikanalitik açıdan, kültürün temelinde nevrozun, hatta paranoid psikozun yattığını ileri sürmekle eşdeğerlidir. Gerçekten de tanrıların, ruhların ve ataların "dışsal" gözü, belki de "içsel" insan bilgisinin üzerine yansıtıldıkları ilk "perde"ler olmuşlardır. Daha sonra söz konusu perdeler, Freud tarafından lapsus ve rüya ekseninde, Saussure tarafından da eşya ile kelimeler arasındaki boşluğa işaret eden "gösterge" terimiyle, dil düzleminde ötelenmiştir.
Saussure'ün yirminci yüzyılın başlarında kat ettiği yol, teolojinin bütün süreğen hegemonyasına karşın, aslında Doğu'da öteden beri sezilmiş olan "kuşku" yoludur. Özünde "suret ile asıl" meselesine, gölge oyunlarına, Atman ile Sansara'ya, zamanın hükümranlığına karşın mekansallığın yanılsamalarına değgin bir farkındalık boyunca ilerleyen bir patikadır bu. Batı düşüncesinde benzer bir ayrışmayı Platon'un idealarına karşılık "mimesis" kuramında, Aristo'nun causa (neden) ile etki arasında gözettiği farkta, Zenon ve Russell'ın paradokslarında, Wittgenstein'ın "dil oyunları"nda, Saussure'ün "gösterge"sinde ve Derrida'nın "differend"inde, Freud'un lapsus ve Traumdeutung'unda (rüya yorumu), Lacan'ın simgesel-imgesel ikiliğinde ve Marx'ın altyapı-üstyapı diyalektiğinde izleyebiliriz: Narcissus'un simgesel hakikati, onun imgesel yanılsamasından ayrı düşünülemez. O halde "öteki"nin travmatik varlığıyla yapılanmış olan "ego"nun hakikati, "nesnel" gerçeklikle hangi ölçüde örtüşebilir? Lacan'a göre, öznenin hakikatiyle gerçek arasında, eşitliğin bir türlü sağlanamadığı, daha da tuhafı, bu ikisinin de birbirlerinden "fazla" olduğu, garip bir denklem kurulabilir ancak.
Böylece "kendisinde kendisinden fazla" bir şeyler bulunan nesneleri var edip bunlarla uğraşan "arzu"nun alanına girmiş bulunuyor ve "kendi uydurduğum yalana ağlıyorum" diyen Puşkin'i ancak oradan anlayabiliyoruz. Bir düelloda ölüme gideceğimiz sabahın gecesinde, kendi uydurduğumuz yalan, Lacan'ın ünlü "che vuoi?" (ne istiyorsun?) sorusunun çengeline asılı olarak, bütün bir gece başımızın üstünde Poe'nun "rakkas"ı gibi sallanıp durmuştur. Üstelik son derecede rahatsız edici olan "chi sei?" (kimsin?), "perché?" (ne için?) ve "per chi?" (kimin için?) soruları da anahtarı "che vuoi?" olan kapı azcık aralanır aralanmaz başımıza üşüşüvereceklerdir. Oysa yanıtlanamayan, silsilenin daha ilk sorusu olan "che vuoi?"nin bizzat kendisidir. Bu soruyu hiçbir zaman yanıtlayamam ya da yanıttan hiçbir zaman emin olamayacağım için sonsuzca yanıtlayabilirim; ama dilsel bir ifadesi bulunmayan ihtiyaçlarımla, bu ihtiyaçlarımın dildeki ifadesi olan taleplerim arasındaki boşluğa yerleşmiş bulunan "arzu"mu yine de kuşatamam. Demektir ki bir noktadan sonra söylediklerimin doğru mu yoksa yalan mı olduklarına asla karar veremem.
"Emin olmak" konusunda güzel bir deyim vardır Türkçede: "Adı gibi" emin olmak. Tanımak konusunda ise "avucunun içi gibi bilmek" türünden, bedensel referanslı bir metafora başvurulur. Tanımanın böyle bedensel/biyolojik bir imgeyle dile getirilmesine karşılık, emin olmanın simgesel/kültürel bir ime dayanılarak pekiştirilmesi ilginçtir. Burada, aslında emin olduğumuz şeylerin bize gayet iyi belletilmiş bulunan "Babanın Adı"na ait olduklarına dair örtük bir bilginin varlığından bahsedilebilir. Bedenimizi "tanırız"; o bize doğuştan verilidir ve "biz" derken hemen her zaman dolayımladığımız şey odur. Gel gelelim, ondan asla "emin" olamayız; çünkü o, adımızın okunduğu şekilde "okunamaz". Başka bir deyişle, bedenimle adım, eşyayı görmemi sağlayan gözümle, gördüklerimi resmetmemi sağlayan boya fırçam kadar birbirlerinden tözel olarak ayrı şeylerdir.
Psikanaliz, başından beri, yalanlarla süslü, parlak kültür madalyonunun öteki ve karanlık yönünü serimleme uğraşına soyunmuştur. Adımız, nüfus kağıdımız, sosyal sigorta numaramız bizim "kültürel" bedenlerimizdir ve biz ölünce, yani kültürün bizimle bir alıp vereceği kalmayınca tedavülden kalkarlar. Bu, bir mahkeme ilamıyla boşanmaya, bir diploma alarak bir okuldan mezun olmaya ya da bir tezkereyle ordudan terhis edilmeye benzer. Bütün bu durumlarda, bize bir süreliğine verilmiş olan numaralar, adlar, etiketler ve rütbeler elimizden alınır ve çoğu kez bizden sonrakilere devredilir. Kültürel bedenlerin aynı zamanda "rol"leri de ifade ediyor olması bu nedenledir; bu roller sürekli olarak paylaşılırlar. Felsefenin topluma karşı beslediği kuşkuyu psikanaliz, bireylere varıncaya dek sürdürür ve toplumsal bedenlerde yüceltme, yansıtma, bastırma gibi savunma mekanizmalarının varlığını ortaya çıkarır. Uygarlık, Freud açısından, gerçeklik zeminine pek ince iplerle, şöylece tutturulmuş, koskoca bir balonu imlemektedir kuşkusuz. Virginia Woolf'un "Dalgalar"da yazdığı gibi, "bir takım örtülere şöylece sarınıvermiş" bir çıplaklık durumudur uygarlık. Biri, muhtemelen bir çocuk, kralın aslında çıplak olduğunu fark edip bunu yüksek sesle açığa vurabilir; ama bu, o çocuğun da çıplak olmadığı anlamına gelmez. Buradaki bütün mesele, hayret veren asıl şey, tam da "kral"ın, yani soyluluğumuzun ve değerlerimizin çıplak olmasıdır. Libidinal enerji, toplumsal yaşamda elbette farklı enerji türlerine dönüşür; ama üretip satışa sunduğumuz bütün o deodorantlarla aslında ter kokumuzu boşuna gizlemeye çalışırız.
Yine, Freud'un bir keşfi olarak, uygarlığımızın fallik gösterenler üzerinde yükseldiğini söylemek de mümkündür. Arzu zincirinde gösterenler sürekli olarak ötelenir ve böylece bir "şemsiye" göstereni, bir şemsiyeyle özdeş olmaktan iki misli uzaklaşır. Vites kolları, anahtarlıklar, gökdelenler, cep telefonları, sigaralar... Uykuda geçirdiğimiz saatler dahil, yirmidört saatimizin tümü fallik gösterenlerin istilası altındadır. Pinokyo'nun yalan söyledikçe uzayan burnunun, kanımca bu türden fallik gösterenler arasında özel bir yeri vardır. Çünkü uzayan bir burun, tıpkı putları kırmaya yarayan bir asa, bir silah gibi fallik bir gösteren olduğu halde, Pinokyo'nun masalında, bu gösterenle yalnızca yalan söyleme durumunu izleyen sahnelerde karşılaşılır. Bu da, böylesi bir imgenin ereksiyona ve ereksiyonun kültürel yalanları apaçık teşhir eden, yalın gerçekliğine atıfta bulunduğunu düşündürtür bize. Zira bütün hemcinsleri gibi ereksiyon durumunu yaşayan bir erkek, o anda adını ve öznelik ayrıcalığını yitirmiş, herhangi bir erkeğe indirgenmiş sayılır.
Aşk, kültürümüzde söylenmiş en büyük yalansa eğer, aynı zamanda en hakikatli
yalandır, denebilir. Yalandır, çünkü arzunun belirli bir nesnede - nihayet -
tümüyle cisimleştiğine inanır; hakikatlidir, çünkü simgesel alanın dışındaki
varlığımızla (demektir ki "hiçliğimiz"le), ihtiyaçlarımızla ve "eksiğimiz"le
buluşur. Sonuçta kendi uydurduğumuz yalana ağlamak konumundan öteye geçemeyiz
belki; ama bu arada olup bitenlerle adımız ve bütün simgesel varlığımız temelinden
sarsılmış, giderek silinmiştir. Gerek kültürümüzde gerekse bir özne olarak kendi
ruhsal gelişim sürecimizde binbir kılığa girmiş, kulaktan kulağa fısıldanarak
adam akıllı tanınmaz hale gelmiş "fallus"un, "adların ardındaki
beden" olarak yaşamımıza geri dönüşünün, daha doğrusu, böyle bir dönüşü
çağırmanın öyküsüdür bu. Böylelikle "yitik cennet"imize dair kırıntıları
acı içinde tekrar bir araya getirmeyi deneriz. Oysa elimize o cennetten kovuluşumuza
dair birkaç açıklamadan, birkaç imgeden daha fazlası geçmez: Bir kadın, bir
adam; bir elma, bir yılan... ve bu imgeler, gerçekte Sanat Ülkesi'nde ürettiğimiz
imgelerin arasına katılırlar. "Ülke"den "ülkü"ye (u-topia
: olmayan ülke) ise kolayca geçeriz. Ülkü kılığındaki arzularımızı aşkta "burada
ve şimdi" olana, ütopyalarda ise "uzakta ve ötede/gelecekte/ geçmişte"
olana yansıtırız; varoluşumuz kaçınılmaz olarak "zamansal" olduğu
için.
Ama bütün ülkelerimiz yenilir, bütün ülkülerimiz gerçekle sınandıkları yerde
kırılırlar. İnsani "yalan"ımızın ortaya çıktığı andır bu; yine de
aynadaki parçalanmış görüntümüzü tam da bu anlardan ve hayal kırıklıklarından
bütünlemeye devam ederiz. Çünkü ta başından beri biz, yürüdüğümüz yolda kendimize
ait bir iz aramaktayız.
Özcan Türkmen, 27/09/2006
Sterbenkönnen ist ein heiliges Wissen* - H.Hesse
Tuhaf ki insan iki tarih arasına sıkışmış, kısa hayatında bu iki tarihe denk
düşen o iki belirleyici olayı, doğumunu ve ölümünü, gerçekten yaşıyor sayılmaz.
Doğumu ve ölümü dolayımla, belki en çok da çocuğumuzun doğumu ve annemizin ölümü
dolayımıyla "yaşarız". Yeni doğmuş bir bebek de, toprağa vermeden
önce yüzüne son kez baktığımız ölü de bize hiçbir özdeşleyim olanağı tanımaz.
Onlar yabancılaşmış geçmişimiz ve yabancı geleceğimiz olarak, görmediği ölçüde
gördürmeyen gözleriyle, oradadırlar.
Ölüm, bilinci olan bir varlık için kabul edilmesi zor bir gerçekliktir; hele bu varlık, Dünya'yı mülk edinmiş görünen bir varlıksa. Buna bir de ölümü tümüyle bilemeyecek oluşumuz eklenince ölümün pratikte ihmal edilebileceği düşünülebilir. Nitekim Montaigne'den bu yana gerek felsefede gerekse edebiyatta, giderek Batı uygarlığının hemen her katmanında ölüm bir veri olarak pek hesaba katılmamıştır. Yadsıma, yüceltme, aktarım gibi türlü mekanizmalarla, ölüm, ampirisist veya rasyonalist, idealist veya materyalist geleneklerde kısa devre edilmiştir. Öte yandan Doğu, insan tekini loş bir alanda, ölümün hiçseyici gölgesiyle kuşatılmış olarak kavrar. Öyle ki Dünya'yı doğudan batıya kateden gün, doğduğu yerde gölgeleri de iyiden iyiye koyultmuş gibidir; karanlığı tanıyan o coğrafyada şafağı ve akşamı karşılamak bir ritüele dönüşmüştür. Doğu'dan yükselen ışık, Batı için karanlıktan kurtuluşu simgeler; Doğu ise karanlığın gün boyu, gölgelerde sürüp gittiğini bilir. Ölümle damgalanmış ruh, karanlıktan kurtulamaz; bu yüzden suretler ve imzalar değerlerini yitirirler ve koskoca krallar ab-ı hayat peşine, bengisu peşine düşerler. "Dünya" sözcüğünün etimolojisinin de fısıldadığı gibi, "aşağı" bir Dünya'dır bu; Doğulunun yüzü, ne yer ne gökyüzüdür.
Bach'ın yüce müziğinde, kontrapuntayı kemale ve nihayete erdirmiş şu yetkin füg sanatında eksik olan bir şey varsa o da bozkırdır. Tanrının inayeti Bach'ın sarmal merdiveninden iner ve insanoğlu aynı merdivenden Baba'sına yükselirken füg, bize bozkırdaki zerreyi, dikeni ve rüzgarı duyurmaz. Batı'nın dikey tonalitesine karşılık Doğu, bozkırın görünürdeki tekdüzeliğini yansıtan yatay bir tonaliteyi yeğler: Bu, rüzgarın sesidir. Doğulu, ses aralığını ömrün soluğu gibi kısa tutar; ama o aralığa insanın bağrındaki o en büyük yılanı çöreklendirir. Batı'nın kurtulmaya çalıştığını Doğu bile isteye davet eder, hatta onu saygıyla ağırlar gibidir. Dikeyin görkemli "hep"i yerini yatayın ayrıntısında beliren büyülü "hiç"e bırakmıştır. Dağa karşı bozkır - O bozkırda Marco Polo kervanını ipek ve altın serabına sürerken yıldızların başına düşeceği kuruntusuna kapılarak bir an için de olsa ürkmüş müdür acaba?
Ruhun ölümsüzlüğü, Doğulu için apaçıkken Batılı için örtüsü us aracılığıyla kaldırılması gereken bir fenomen olmuştur. Batı, hıristiyanlığı kendi "ratio"suna felsefe ile yedirmeye çalışırken (Augustinus, Aquino'lu Thomas, Descartes, Spinoza vb) teoloji Doğu'da hemen tümüyle felsefenin kendisidir. Doğu'da mutasavvıfların tanrıyla kurdukları senli benli ilişkiye Batı'da hemen hiç rastlamayız; Batı'da "rahim" olmayan tanrının adı, daha çok "Baba'nın adı"dır. Elbette hiyerarşik bir düzenleme içinde, Doğu'da, ölümsüzlüğün doğrudan aranmasına ve yeniden hayat bulma inancına rastlarız. Buradaki kutlu diriliş, Batı'da, "et" anlamındaki latince bir kökten türeyen, dar ve cılız bir sözcükle, "reenkarnasyon" (tekrar ete bürünme) ile karşılanmıştır.
Asıl etkisini 20. yüzyıl varoluşçuları üzerinde göstermekle birlikte Kierkegaard, felsefeye ölüme dair bir farkındalığı katmış sayılabilir. Korku ve Titreme'de Kierkegaard ölüme doğucul yaklaşır. İbrahim varolabilecek tüm etik dizgelerden dinsel inanca bir sıçramayla, oğlunu kurban etmeye hazırdır. İbrahim örneğiyle Kierkegaard'ın sorduğu şudur: Yaşamı bize veren, yine yaşamı bizden alacak kadar "aşkın"sa irademizin mahiyeti nedir? Bilindiği gibi, bu irade ve özgürlük sorunu 20.yüzyıl boyunca Jaspers, Heidegger, Ricoeur, Merleau-Ponty, Lévinas, Camus, Sartre gibi düşünürler tarafından, çeşitli boyutlarıyla irdelenecektir. O halde varoluşçuluğu, Teosofi Derneği'nin Krishnamurti'yi keşfini, Rolland ve Hesse gibi yazarların Hindistan'a ilgisini, 60'ların zen modasını, Beatles'ı, giderek postmodernizmin "öteki"ne yaptığı vurguyu aynı zamanda Doğu'nun ölüme bakışına bir yakınlaşma, ölümlülük fikriyle bir barışma denemesi diye kabul edebilir miyiz? Batı geleneğinde içten içe kavranan krizin çözümüne yönelik bir kırılmanın baş gösterdiği muhakkak. Ama aynı kırılma birkaç yüzyıllık bir sürede sınırsız ve sorumsuz bir güce ulaşmış şu "serbest girişimci" mitinde, homo economicus'ta ve kapitalizmde yaşanmadıkça bu yaklaşımların oryantalist sömürüyü aşan bir niteliğe sahip olduklarına hükmetmek mümkün müdür? Aynı şekilde, ekonomik işleyişi dikkate almayan iktidar ve söylem çözümlemelerinin yazgıyı değiştirebileceğine Üçüncü Dünya'nın bir üyesi nasıl ikna edilebilir?
Ölümlülük, insan varoluşunun "kırılgan" olması demektir ve insan hangi araçla, nerede dile gelmişse orada bu kırılganlığın damgasını görmek olasıdır. O derece ki ölümsüzlüğün etiği de estetiği de bize bütünüyle yabancıdır. Kant'ın "yüce"ye ilişkin çözümlemesinde Lyotard'ın "okuyamadığı" bir şey varsa o da bu satırların altında yatan "ölümlülük" motifidir. Keza, "etik dile gelmez" diye yazdığı zaman Wittgenstein etiğin yapısının kaotik olduğunu değil, bilakis, ölümlülük denli yalın mantıksal önceliklere tabi olduğunu ima etmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, hiçbir kültürel görececilik türünün veya hiçbir antropolojik yaklaşımın "öldürmeyeceksin!" emrinin ihlalini aklayamayacak olmasının nedeni, bu emrin tarihsel, coğrafi veya kültürel bağlamı değildir.
Ölümlülük anadamarının insan ruhundaki izlerini bu damarın kılcallarına varıncaya değin sürmek, her halde en çok psikanalizden beklenebilecek bir tutumdur. Gel gelelim, orada da hüsrana uğrar; ölümlülüğün semptomlarının, bizzat bastırma mekanizmasının mucidi olan psikanaliz tarafından da çoğunlukla "bastırılmış" olduğunu görürüz. Freud, bildiğimiz gibi, başlıca Oedipus kompleksinden ve cinsel içerikli bir libidodan bahsetmiştir. Oedipus kompleksi bir veri olmakla beraber, psikanalizin ulaşabileceği son veri, son hakikat olmaktan uzaktır. Çünkü hadım edilme korkusu, Peer Gynt'ün* ruhundaki katmanların en derinindeki değil, belki en yüzeyindekidir. Dolayısıyla Freud ister istemez rahim yoksunluğundan çok penis yoksunluğunun ve ölümlülükten çok cinselliğin açıklama gücüyle yetinmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan libido ve bilinçaltı kuramlarına Jung'un yaptığı katkılar önemlidir.
İnsan ruhunun ölümle ilişkisine dair neler söyleyebiliriz? Her şeyden önce, ölümlülüğün savunma mekanizmalarımızın başlıca konusu olduğu savlanabilir. Ölümü bastırır veya çeşitli ritüellerle yüceltir ve katlanılır kılmaya çalışırız. Bu çabaların kimisi, gerçekte yırtıcı bir hayvan olan gelinciğe adeta ona yaranırcasına "gelincik" gibi güzel çağrışımlı bir isimle hitap etmiş olduğumuzu akla getirir. Nekrofili (ölüsevicilik), zenofobi (yabancıdan duyulan korku), eremofobi (yalnızlık korkusu) vb. kılıklara girebilen bu ilişki, temelde iki kipte, "yadsıma" ve "kabullenme" kiplerinde incelenebilir.
Ölümlülüğü yadsıma veya ölümü içselleştirememe , insan varoluşunun kırılganlığını da yadsıma pahasına gerçekleşir ve beraberinde iki şeyi getirir: Karamazov Kardeşler'deki "Tanrı yoksa her şey yapılabilir" cümlesinde dile gelen "ölçüsüzlük" ve Nemrut örneğinde billurlaşan "ölümsüzlük yanılsaması". Gerçek anlamında ölümsüzlüğe kavuşamayacağımıza göre, sahip olabileceğimiz şey onun bir yanılsamasından ibarettir. Bu yanılsamanın gerektirdikleri şunlardır: 1) Ölümsüzlükle bir tutulan güç 2) Gücün uygulayıcısı özne 3) Güce tabi tutulacak nesne(ler). Lacan'ın sadistlik olgusunda saptadığı "yer değiştirme"ye çok benzeyen bu tabloda, güç isteminde bulunanın tabi olmaktan ötürü acısını çektiği "güç", bu gücü isteyip uygulayan özneyi aşan, asıl öznedir. Güç isteminde bulunan, ancak kendisini bu güce sahip iradenin belirmesine aracı kıldığında haz duyabilmektedir. Sadistin öncelikle mazohist olduğu, tuhaf bir denklemdir bu.
Böylece, Nietzsche'nin de başlıca temalarından biri olan "güç istemi", istemin tam olarak neyi amaçladığı bakımından kritikleşir. İstemin çelişkisiz olabilmesi için, her şeyden önce, güç isteminde bulunanın "güçsüz" olduğunu varsaymak gerekir. Bu durumda da güç isteminin ereğinden başka, güçsüzün güce nasıl kavuşacağı konusu da sorunsallaşmış olur. İktidarın ereğine bağlı potansiyel tehlikeler bir yana, kötülüğün, gerçekte "güç"ten başka bir anlama gelmeyen "iktidar"a içkin olmaması gerekir. Örneğin, gün ışığı cilt kanserine yol açıyor diye kimse kalkıp "Güneş'in iktidarı"ndan bahsetmez ya da kimse kalkıp "empotansın iyiliği"nden falan dem vurmaz. Buna karşın, "iktidar" sözcüğünü ısrarla "tahakküm"le bir tutarak sarfetmemizde bir haklılık payı vardır. Çünkü ölümsüzlük yanılsamasına hizmet eden iktidar, ölümlülükle beraber insanın kırılganlığını da yadsımış olduğu için, tahakküme varır. O halde "haklı" yegane güç istemi, tahakkümün ortadan kaldırılmasına yönelik olandır ki bu istemin nesnesi olan güç, paradoksal bir biçimde, ancak insanın en "zayıf" olduğu yerden, yani kendisinin ve ötekinin kırılganlığını bilip tanıdığı yerden kaynaklanabilir.
Ölümlülüğü ve kırılganlığı tanımam, "Arkadia'da bile olan"ın* önünde, beni canlı-cansız tüm varlıkla eşit kılar. Aşkınlıklarını onayladıklarımı ne varedebilir ne de yokedebilirim; onlar, güzelliği kendilerinden bildiklerimdir. İçimdeki tohum soyludur ve asla küçüklüğümü haykırmaz. O tohum meyveye durunca, işte o zaman, ölebilirim.
Özcan Türkmen, 23/06/05
Geçenlerde TRT'de İlhan Berk'le ilgili bir şiir programı vardı; hani vitrin ve arkası tarzında bir program. Vitrinde İlhan Berk'le yapılan bir söyleşi yer alıyor, ara katmanda birileri Berk'le ilgili bir şeyler söylüyor, arkada da şiirler işl-en-iyordu. Programı bu şekilde, vitrinle arka plan arasında sürekli bir gel-git olarak kurgulayan zihniyette beni yadırgatan, söz konusu temponun tanıtımdan çok pazarlamaya hizmet etmesiydi. Bir reklamda da öyle değil midir? Önce belirli bir nesnenin, belirli bir ürünün gereksinimi içindeki öznelerle karşılaşırız; sonra bu özneler geriye çekilir ve örtüsü kaldırılmış bir vaziyette, ilgili gereksinimi karşılayan nesneyi görürüz. Nihayet, nesnenin kullanımının özneler üzerindeki olumlu etkisini belgelemek üzere öznelere son bir kez geri dönülür. Bu aslında yoksunluk-varlık-doyum biçiminde, Hegelyan tez-antitez-sentez diyalektiğine çok uygun bir kurgudur.
Neyse, İlhan Berk'in söylediklerinden aklıma takılanlara gelelim. Öncelikle, "Şairlik bir meslektir; ama bu mesleği kimseye tavsiye etmiyorum" diyordu İlhan Berk ki bu düşünceye acı acı gülümseyerek katıldım. Sonra İlhan Berk bu "mesleği" neden kimselere tavsiye etmediğini de açıkladı : "Gönül rahatlığı ile gezemezsin; sokakta gördüğün her şey sana bulaşır..." vb. İlginç; İlhan Berk nesneleri görebiliyor demek! Ki buna, bir insanın kafasındaki uğultulardan hiçbir şeyi göremeyerek yürümesinden daha huzurlu bir yürüme diye bakılabilir. Bu anlamda İlhan Berk'in benden daha görsel bir şair olduğu kesin; yani şiirinin sonuçları bakımından değil de, hiç değilse, kaynakları bakımından.
Önemli diğer bir husus, İlhan Berk'in, şiiri daha ziyade usdışı ile ilintilendirirken "yani salt usla nasıl bir şiir yazılır, bunu anlamam" yollu sözlerinin düşündürdükleriydi. O noktada, bu vargıyı, hangi şiir? diye bir soruyu sormamanın, şiirde herhangi türden bir ayrıma gitmemenin bir sonucu, yani yöntemsel bir noksanın şairi kaçınılmaz olarak içine düşüreceği bir ikilem olarak algılıyorum. Kaldı ki ben nesnelerin şairi İlhan Berk'in yapıtının usdışından ziyade ussal kompozisyonlarla oluşturulduğu kanısındayım. Yoksa usdışını öne çıkarabileceğini söyleyebileceğimiz otomatizme ya da lirik esrimeye İlhan Berk'te pek rastlamayız.
Peki, şiirin usla veya usdışıyla gerçek ilişkisi nedir? Bu sorunun yanıtı "Şiir
usla düzenlenmiş, hem ussal hem usdışı unsurları barındıran bir kompozisyondur"
demek denli basittir. Ama bu duru-görüşe bizi ancak iki farkındalık ulaştırabilir:
İlkin, hiçbir şiir salt usdışının eseri değildir; çünkü insan uyurken şiir yazamaz
(ya da : bir tür kompozisyon olmakla, şiir, sonuçta ussal kategorilere tabidir).
İkincisi, salt ussal bir yaratıyı da bir şiir olarak görebilmek, şiirin şairin
boynuna geçirdiği yazgısal boyunduruğun yönsemelerinden biri, belki de nihai
yönsemesidir.
Hiç kuşkunuz olmasın ki bunları, yarattığı şiirdeki usdışı öğelerin bilincine
nice sonra varan, hatta "bir şiir beni ne kadar şaşırtabilirse, bana rağmen
ne ölçüde varolabilmişse, o kadar sıkı olmuş demektir" diyen birisi olarak
söylüyorum. Çünkü şiir beni şöyle bir diyara sürüklemiştir: Şiirin bütün ezası,
kendisini asla tümüyle ele veren bir sır, kendisini asla bir nü çıplaklığıyla
ortaya seren bir güzel olmayışından ileri gelir. Usdışı yaratılarımız onun ne
olduğunu, içten ancak belli belirsiz ya da kısmen imler; ussal yaratılarımız
ise onun daha çok ne olmadığına, onun sınırlarını dıştan saptamaya değgindir.
Bütün bu umutsuz kuşatma çabalarından şiir, kendisi için ve şairlere rağmen
sıyrılıp kaçar. Böylece kendini erişilemeyecek sonsuz a ya da dönülemeyecek
ilk e öteler. Şiir asla ölmez; bu, kendi ölümsüzlüğünü - hakikatte ve en geniş
anlamında - şiirin ölümsüzlüğü olarak gerçekleştiren insanoğlunun şiirin bekası
adına döktüğü alegorik kanın kendi öyküsünü yazacağı bir tarihi var etmek içindir.
İlhan Berk'e dönelim. O programa dolaylı olarak katılıp da özneyle nesne arasındaki ara katmanda yer alanlardan biri olsaydım - bana tanınan yirmi ya da otuz saniyelik süre içinde - İlhan Berk için ne derdim? Herhalde şunu: İlhan Berk, şiirimizde sık rastlamadığımız çapta ve yoğunlukta bir emek, bir anlama, bir kuşatma çabasıdır. Bu çaba, onu, şiiri hiç kimseye tavsiye etmeyecek ölçüde şair yapmıştır.
Özcan Türkmen, 04/03/2005
I
Yaslandığımız tanım ve birimler, Lacan'cı anlamda gerçek ile simgesel arasındaki yüzey gerilimi nde varolurlar. Kısıtlarımız karşısında ihlal, ihlallerimiz karşısında kısıt olarak beliren doğanın bütünsel sürekliliğini, onu doğrusal biçimde parçalamaksızın düşünemeyiz. Örnekleyerek zamanda ayrık kılma, kuantalama ve temsil etme gibi basamaklardan oluşan, bir tür dijitalleştirme sürecidir bu. Sonuçta elimize bir takım parçalar, tanımlar, birimler geçer; ama bunların hem elek hem elenti olduklarını farketmemiz uzun sürmez.
Parça-bütün diyalektiğinin içerdiği başlıca sorunlardan biri, parçanın tekrar parçalanabilir bir bütün olmasıysa eğer, bir diğeri, bütünün parçaların toplamından ibaret olmamasıdır. Parçaları top(ar)lama işlemi, uzamsal bir alan ve/veya zamansal bir aralık ta gerçekleştirilir; ama işlemin sonucu sağlanamaz. Gerek parça gerekse bütün, fraktal bir örüntü içinde elimizden kaçıp durur; geriye, parçaları vareden boşluk un, parça olmayan ın gizemi kalır. Diğer taraftan, "bölünemez, parçalanamaz" anlamlarına gelen atom, daha başka parçalara bölünür. Üstelik yeni parçacıklar, yeni yasalara tabi olurlar; bir tamsayı, sonsuz terimli bir seriye açılırken irrasyonelliği de görünür kılar.
II
Resimde uzam, bir yan yana olma hali (nebeneinander) söz konusudur; müzik ve şiirde ise zaman la, bir art arda olma hali (nacheinander) ile karşılaşırız. Resmin uzamsal boşluğu (alan) ile şiir/müziğin zamansal boşluğu (aralık), gözle kulağa karşılık gelen, farklı ulamlara aittirler. Öyle ki bir resim sesle aktarılamadığı gibi, ses de görülebilir bir titreşime indirgenemez.
Resmin gerilimi, bitimsiz bir "şimdi"de yaşanan, yüzeyel bir gerilimdir; şiir/müzik ise "şimdi"den geleceğe doğru akışın belirsizliğindeki gerilime tutunur. Sessizlikle ses arasında dijital bir yarık, renksizlikle renk arasında ise analog bir mesafe bulunur. Dolayısıyla resimde, ötelenen şeyin içine düşüp yokolacağı bir delik mevcut değildir.
Şiir/müzik, performe edilmesi gerekenin ayrık bir notasyonu, bir kodlama dır; oysa resim, dolayımsız varlığı, nesneyi, "ne ise ne"liği sergiler. Şiir/müzikte molekülleşme ye direnen atom, resimde parçalanma ya direnir. Resim akışmaya direnen bir göl, bir düzlemse; şiir-müzik birikmeye direnen bir nehir, bir vektördür.
Hareket, resmin temel sorunlarından biri değildir; çünkü bitimsiz bir şimdi ye tabi tutulmuş resimsel varlıkların yüzeyel gerilimi, zaten dağılmayı, hareketi kendi içinde gizilgüç halinde taşıyan bir gerilimdir ve bu varlıkların zamanı görünür kılmak ile alıp veremedikleri bir şey yoktur. Aksine, bu varlıklar, çözülmeye, akışmaya direnir ve yüzey-konuma tutunma eğilimi gösterirler. Fakat bir şekilde renk, çizgi, ışık, gölge, biçim vb yoluyla orada varolduklarına gözümüzle, beynimizle kani olduğumuz bu nesneleri aynı zamanda yok da edebilecek olan şey nedir? Başka türlü sormak gerekirse, hemen her şeyin varlığa dair olduğu resimde, yokluk neyle temsil edilebilir? Nesnelerarası bir mesafe nesnesi olan espas, yokluğun kendisi değildir; çünkü o, orada, varlıkların içine doldurulduğu boşluk olarak, var dır. Bu boşluk, nesneleri, sessizliğin sesi ve gecenin gündüzü yuttuğu gibi yutmaz; tersine, kendi varlığı dolayımıyla onları var eder. Böylece, göz ün ulaşabileceği sınır, "gözümüzle değil de beynimizle gördüğümüz düşler" örneğini anımsatır bir şekilde, yokluğu görmek olarak belirir.
Bu noktadan yola çıkılarak, soyut resimle yokluğun temsili sorunu arasında özlü bir ilişkinin varlığı sezilebilir. 1913'te "resmi nesnenin yükünden kurtarmak" üzere yola çıktığını söylemiş olan Maleviç; iki form, iki renk ve birkaç açıyla geliştirdiği dil i kendi dilinde ifade edebilmekte doğal olarak aciz kalmıştır. "Beyaz üzerine siyah", resmi nesnenin yükünden kurtarmakla kalmaz, nesneyle espas arasındaki ayrımı da karar verilemez hale getirir. 1918'deki "beyaz üzerine beyaz" daha da ileri giderek nesnenin varlığını tehdit eder. Maleviç, süprematist yapıtlarını daha ziyade "yeni bir anlatım olanağı" olarak değerlendirmişse de gerçekte bu yapıtlar, analitik kübizmin farklı bir yolla yeniden kurduğu nesne ve espasa dair bir sorgulama niteliğindedirler. Maleviç bizi makro ölçekte farklı nesneler ve espas halinde algılanan gerçekliği, her şeyin atomlardan ibaret olduğu bir mikro ölçekte görmeye davet ederken aynı zamanda bu mikro ölçekte tüm nesnelerin delik , tüm nesnelerin espasla dolu olduklarını farketmiş ve yokluğu, anti-maddeyi ve karadelikleri kendi kurduğu dilde tuvale taşımayı denemiştir.
Modern, eşyanın çözümlenmiş kipliğine dair bir zorlama, entropik akışa karşı bir dirençtir. Somut şiir, şiirsel bütünü "nebeneinander"e; soyut resim, resimsel parçayı "nacheinander"e zorlar. Modern yapıt, parçayı bütüne doğru fırlatırken aynı zamanda bütünü parçaya doğru bastıran bir "moment"le, daha da parçalanma eğilimdeki parça ile parçadan ırama eğilimindeki bütün ü birbirlerinin içinden geçirip karşı-sınırlara sürerek kendine olanaksız bir alan açmak ister. Aramaz; çünkü bulma nın sonsuzca ertelendiği, sürekli bir arayış, her an buluş halindedir.
III
Şiirsel "birim" ya da şiirde parça-bütün ilişkisi ekseninde karşılaştırmak istediğimiz, 1956 yılına ait birer metin var elimizde. İlki, Cemal Süreya'nın Folklor Şiire Düşman başlıklı yazısı; ikincisi ise Brezilya'dan, Augusto de Campos'un Somut Şiir Manifestosu.
Önce Folklor Şiire Düşman'ı (FŞD) ele alalım. "Çağdaş şiir geldi kelime ye dayandı" diyerek başladığı yazısında Cemal Süreya, Garip şiirinin daha çok dilin görünür imkanlarına yönelmesinin bir sonucu olarak Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi kimi şairlerin şiirlerinde öne çıkardıkları halk deyimlerinin ve folklor temlerinin çağdaş bir şiiri kurmaktaki yeterliğini tartışmak istemiştir. Cemal Süreya'ya göre, folklor ile çağdaş şiir birbirlerini karşılıklı olarak dışlayan, farklı tözlere sahip, iki ayrı(şmış) alandır. Çünkü folklor, deyişin anonimliği ve gerek deyişin dil içindeki gerekse sözcüğün deyiş içindeki sabitlenmişliği anlamlarına gelirken, çağdaş şiir, şairden şiire kendi kişiliğinin damgasını vuracak bir sözcük işçiliği beklemektedir. Şair artık malzemesini derlemekten çok, yontan bir kişi olarak, hikaye etmekle değil, modern bir ressamın resmindeki unsurlar arasında yeni yükler kurmasına benzer tarzda, sözcükler arasında anekdotik değil, poetik yükler kurmakla ilgilenecektir. Buradaki yük kavramını Braque'tan aldığını yazan Cemal Süreya, böylece sözcükleri de şiirsel yüklerle yüklenebilecek kompozisyon birimleri halinde tespit etmiş olur. Şair, yazısının sonlarına doğru, İkinci Yeni şairlerinden bahsederken, sözcüklerin bu yeni yüklerle yüklenmesi meselesinden ne anladığını da açığa vurur : Ona göre, bu, aynı zamanda şairin kişiliğini de şiirde ayırdedilebilir kılan, sözdizimsel ve anlambilimsel bir yerinden oynatma, bir saptırmadır.
FŞD'de bir yandan otantik kişiliğin (Dağlarca), diğer yandan da modernin (Breton,
Michaux, Braque) farkında olan, modern bir şairle karşı karşıyayız. Moderndir,
çünkü sanatla yapısökümü ve "yaratıcı yıkma" eylemi arasında zorunlu
bir bağ kurmakta, sanatı modus üzerinden bir çözümleme/bireşim olarak kavramaktadır.
Aynı Cemal Süreya, 1987'deki bir yazısında, Ercümend Behzat Lav'a atfedilen
gerçeküstücülüğün ve Mümtaz Zeki Taşkın'ın dadaizminin asılsız olduğunu öne
sürerken, bir şairin - folklorda da tekerleme veya mani gibi formlarda sıkça
rastladığımız - gerçeküstü veya saçma unsurları kullanmış olmasının o şairi
gerçeküstücü veya dadaist saymaya yetmeyeceğine, modern akımların geleneği sorunsallaştıran,
hakikatli ve tutarlı kişiliklerin eserleri olduklarına dair bir bilinci ortaya
koymaktadır. Cemal Süreya'ya göre, gerçeküstücülüğe alttan alta bir sevgi besleyen
Garip kuşağı ise gerçeküstücülüğün İkinci Dünya Savaşından sonra toplumcu gerçekçiliğe
(bir anlamda da Troçki'nin Stalin'e) dışarda yenilmiş olması nedeniyle, gerçeküstücülükten
kaçınmış (veya gerçeküstücülüğe geç kalmış), sonuç olarak da edebiyatımızda
gerçeküstücülük olmamıştır.
FŞD'ye, 1956'ya geri dönelim. Karşımızda modern bir şair var dedik; ama bu şair
modernde aşağı yukarı nerede duruyor, şimdi bu soruyu yanıtlamaya çalışalım.
Cemal Süreya, bütün-parça diyalektiği çerçevesinde, kelime birimine varmış gözüküyor;
dize değil, harf değil, gestalt olarak şiirin bütünü de değil, fakat kelime.
Birimi dize/tümceden sözcüğe çekmek, modernist parçala(n)manın, resimde empresyonizme
denk düştüğünü söyleyebileceğimiz, ilk aşama sına karşılık gelen bir adım olmalıdır.
Çünkü empresyonizm, resimde renk ve ışık gibi öğelerin - birbirleriyle bağıntıya
sokularak - diğer öğelerden özerkleşmesine işaret eder; dizeden sözcüğe doğru
atılan adım da şiirde şiirin bütününden veya dizeden önce, semantik ilk birim
olan öğenin özerkleşmesini hedefler. Böyle bir adımda öznellik, sözdiziminde
ve sözcüğün imge içindeki ayrıcalıklı konumunda belirirken, anlam henüz korunmak
istenmektedir. Burada esas olan, şairin, kişiliğini görünür kılacak imge ve
sözdizimine ulaşmak üzere, dikkatini malzeme-sözcüklerin seçilmesi ve yapılandırılması
üzerinde yoğunlaştırmasıdır. Yani şair, şiirini Saussure'cü anlamda langue ile
değil parole ile kuracak; böylece şiir, şair ile okur arasında yeni ve özel
bir dil oyunu yaratabilecektir. Diğer taraftan, şiirde sözcük ve imgeden kopmamak,
resimle kurduğumuz örneksemeyi sürdürürsek, figür den kopmamak demektir. Bu
anlamda, Cemal Süreya'nın o dönemde önerdiği şiir, sözcüğe yaptığı vurguyla
izlenimciliğe, kişiliğe yaptığı vurguyla da dışavurumculuğa yakın durur.
İkinci Yeni pratiğinde, Cemal Süreya'nın altını çizdiği kişilik meselesinin halledildiğini, fakat kelime nin işlenmesi meselesinin, kelimeyi parçalayacak denli ileriye götürülmediğini saptıyoruz. Ece Ayhan'ın sözcükleri, muhtemel bir parçalanmanın tam eşiğinde duruyor ve - kendisinin savladığı gibi - atonal bir şiir örüyorlarsa da Ece Ayhan şiirinde ardışık dize notasyonunun varlığını sürdürdüğü, sözcüklerin hala üzerlerine bindirilen ağır yükü sırtlanmaya gayret ettikleri görülür. Cemal Süreya'nın, hikaye etmeyi değil de kelimeler arasında şiirsel yükler kurmayı öneren yazısı, pratikte, kelime dizeden kurtarılmadığı için, son tahlilde hikaye etmekten de kurtulamayan bir şiire uç vermiştir. Başka türlü söylemek gerekirse, İkinci Yeni bizi atomun varlığından haberdar etmiş, giderek atomun varlığına bizi ikna da edebilmiş, ama atomu parçalamadan bırakmıştır.
Söylediklerimizi daha açık kılabilmek için, belki de asidi asit, bazı baz diye ayırabilecek turnusol kağıtlarına ihtiyacımız var. Ele alacağımız ikinci metin - Somut Şiir Manifestosu (SŞM), Brezilya, 1956 - örneğin Enis Batur'un Modernizmin Serüveni'ne seçtiği metinler gibi, bu bakımdan bir turnusol kağıdı işlevi görebilir.
SŞM de FŞD gibi kelime ile başlıyor işe : "Somut Şiir, (...) sözcükleri geleneğin düşünceyi gömmekte ısrar ettiği tabu-mezarlar, cansız, kişiliksiz, tarihsiz ve önemsiz araçlar halinde soğurmayı reddeder". Her iki metnin de işe sözcüğü vurgulayarak, sözcükle canlılık ve kişilik arasında doğrudan bir bağıntı kurarak başlaması ilginçtir. Hatta SŞM, somut şiirin "dinamik bir nesne, canlı bir hücre, bütünsel bir organizma olarak algıladığı" sözcüğe "sırtını dönmediğini, gerçeğini yaşamak ve yaşatmak üzere onun merkezine yöneldiğini" dile getirir. Yine, eskiyle yeninin, gelenekselle çağdaşın karşıtlığı, her iki metnin de çıkış noktasını oluşturmaktadır: "Sözcüklerin bir şölendeki cesetler misali oturdukları perspektivistik sözdizimsel düzenlemeye karşı, somut şiir, şiirselleştirilebilir deneyimin çağdaş özünü herhangi bir kayba ya da gerilemeye mahal vermeden yakalayabilecek, yeni bir yapı algılayışı sunmaktadır". Bu son cümlede, sözcüğe saptanmış bir düzenleme içinde layık görülen cansız yüke FŞD'deki itirazın aynısını buluruz; şu farkla ki SŞM'de sözcüğün özerkleşmesi adına sözdizimsel düzenlemenin sorunsallaştırılması gerekliliği, FŞD'ye göre daha belirtik kılınmıştır.
Bu ayrım noktasında SŞM, biçimsel birimin dize olduğu geleneksel düzenlemeye karşı, FŞD'ye kıyasla çok daha köktenci, çok daha açık bir tavır alır: "Şiirsel nüve, bundan böyle doğrusal ve ardışık dize zincirlerinin üzerine değil, şiirin bütün kısımları arasında kurulacak bir bağıntılar ve dengeler dizgesi üzerine oturtulacaktır". Burada, aslında Cemal Süreya'nın kelimenin özerkliği ve şiirsel yük üzerinden geliştirdiği düşüncenin de mantıksal olarak buluşması gereken "ardışık dize düzenlemesinin iptali" önerisiyle karşı karşıyayız. Şiirde parça-bütün ilişkisinin sözcük-dize düzeyinde sorgulanmasının bizi kaçınılmaz olarak götüreceği yer, ardışık dize notasyonundan vazgeçmek değil midir? Eski parçanın yeni bir bütün olarak değerlendirilmesi, bir yandan eski bütünün yapısını bozmalı, bir yandan da yeni bir bütün kurmalıdır - ki somut şiir, bunu gerçekten de geleneksel şiirin zamanda ayrık, kodlanmış, ardışık yapısını mekansal bir sürekliliğe, görsel bir bütüne dönüştürmek suretiyle başarır. Resimle kurduğumuz örneksemeye dönecek olursak, ancak kübizmin resimde yaptığıyla karşılaştırılabilecek bir parçalanma/sentez ve paradigmal bir dönüşümdür bu; somut şiirle birlikte atom gerçekten parçalanmış, dijital olan analog, "nacheinander" olan "nebeneinander" olmuştur.
SŞM, parça-bütün ilişkisini FŞD'ye oranla daha tutarlı, daha derin, daha radikal, daha Braque'vari bir tarzda kavramış ve dizeyi parçalayarak gerçekten de kelimeye, "kelimeyle deneyimin çakıştığı, daha önce olanaksız, yeni ve sıkı bir fenomenolojik birime" varmıştır. Bu birim, "gözün ve sesin eşzamanlı diyalektiğini sürdürebilecek şekilde, bir kompozisyon unsuru olarak mekanın tözsel kullanımı ve grafik-fonetik bağıntıların oluşturulması" yoluyla ortaya çıkabilmiştir. Anlam, somut şiirde de terkedilmemiş, ama dize yerine "ideogramatik bireşim"e tabi tutulmuştur. SŞM'de somut şiirin başvuru noktaları da açıklanmıştır: Mallarmé, Joyce, Pound, Cummings, daha sonra da Apollinaire ve fütürist-dadaist deneyler. Böylece SŞM sadece nirengi noktası ve vargıları bakımından değil, kaynakları bakımından da FŞD'ye göre daha evrensel bir yere oturur.
IV
Sonsöz niyetine, bir not defterinden:
1. Nesne değil. Sanat-tin ilişkisi çerçevesinde Hegel'i bir daha oku.
2. Postmoderni geç; çoğullamak, dönüştürmek değildir.
3. Moderni iyi çalış; sorular oradan çıkacak.
4. Tek başına ne opera ne de sinema: Ardışık mimesis yeterli değil.
5. Picasso, Schönberg, Apollinaire : Galiba birlikte çalışmak zorundalar.
6. Dijitali düşün - ikili kod birleştirir.
7. Rastlantı ve etkileşim : Olmalı.
8. 7 için programlamaya ihtiyacın var.
9. Dokunulabilirlik etkisi yaratan şeyden kurtul.
10. Amaç-yapıtı değil, araç-yapıtı düşün - yapıt yaşamalı.
Özcan Türkmen, 22/04/2005
Nisan ayı boyunca İstanbul'da adından en çok söz ettirecek olan sanat etkinliği kuşku yok ki Tophane-i Amire'deki Barlach sergisi. Ernst Barlach Vakfı (Hamburg), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mezunlar Derneği (GÜZEL), Akbank Sanat ve Alman Kültür Merkezi (İstanbul) işbirliğiyle gerçekleştirilen sergi, yine bu ay içinde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne, Ankara'ya taşınacak. Toplumsal ya da kurumsal bir ego sorunundan öteye geçerek bir sanat sorusu haline getiremediğimiz, efsanevi bir rock grubunu ya da ünlü bir sirki ülkemize getirmenin kıvancından başka bize ne yazık ki pek bir şey katmamış Picasso sergisinden sonra bu ikinci büyük kültürel hamlenin verimli ve esaslı bir tartışma/hesaplaşma ortamı yaratabileceğini umuyoruz. Bu niyetle, Barlach'ın çarpıcı heykellerini görmek ve sergi kataloğundaki yazıları okumak şansına eriştikten sonra, bu etkinliğin önümüzde açtığı ufku konuya duyarlı okurlarla paylaşmak istedik.
"Modern mistik" gibi bir çelişkin deyişle, bir "oxymoron"la tanımlanan Barlach'ı tartışmanın çok yönlü, ama alışıldık kulvarları vardır: Ya onun ekspresyonizmini ve modernle ilişkisini tartışıyorsunuzdur ya da bir zamanların Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde düşünüldüğü gibi, onun nazi rejiminin kontrastındaki barışçı sosyalistliğini. Ya onun mistisizmini ve hıristiyanlıkla alışverişini tartışıyorsunuzdur ya da heykel sanatındaki gerçek yerini. Bizse, "modern"lik ve "mistik"lik niteliğini elbette onayladığımız Barlach'ı öncelikle Eagleton'un Nietzsche'yi ve gerek Benjamin'in gerekse Hauser'in Baudelaire'i kavramış olduğu haliyle, "tarihin ve toplumsal praksisin zamanda ve mekanda el verdiği bir insan figürü ve bir görüngü " halinde kavramaya çalışmayı yeğliyoruz. Bu bağlamda ekspresyonist, mistik, modern, muhalif vb bildik Barlach sıfatlarının yanına/önüne bir "romantik" sıfatı geçer. Romantizm, bizce, Hegel başvurulu "mutsuz bilinç" formlarından biri olarak, bitmiş bir süreç ya da kapanmış bir dönem değildir. Romantizm, modernizmin modernliğini kavramasında başrolü üstlenen, o büyük ve süreğen "kriz"in evrensel adıdır adeta ve Almanya hem Aydınlanma Felsefesi'nin hem de evrensel romantizmin tarihsel anayurdudur. Bu anlamda romantizm, gerek ekspresyonizmi gerekse modernizmin bütününü mantıksal ve zamansal açıdan önceler. Zamanın tinle de kökenle de çeliştiği bir anda ve yerde mutsuz bir isyankar, ölü doğmuş bir çocuk olarak romantizm, patetik, "pathos" temelli bir köken arayışına yönelir. Nietzsche'de olduğu gibi, zaman-nesne-irade üçgeninde beliren tarihsel bir acizlik ya doğanın ve geçmişin güçlerini ya da köle bilincinin güçsüz tinselliğini çağırır işbaşına. Bu bakımdan "Nietzsche Wagner'e karşı" değildir aslında; ikisi de nesne yani bilgi, yani güç karşısında mitosları çağırmaktadırlar.
17. yy. İngiliz sınıf savaşlarına karşılık kan ve vahşetle bastırılmış Alman köylü isyanlarını anlamadan Kant, Hegel ve Marx'ı; onları anlamadan Nietzsche, Feuerbach, Schopenhauer ve Kierkegaard'ı; onları anlamadan Barlach, Rilke, Hesse, Kafka ve Hitler'i; onları anlamadan Adorno ve Benjamin'i; bütün bunları anlamadan da Goethe ve Thomas Mann'ı anlama olanağımız yoktur. Almanya, kapitalizmin zamanda ve mekanda nesnel olarak en çok sıkıştığı, Avrupa'nın merkezindeki o devasa modern kriz coğrafyasının simgesel adı olarak, modernin hem yengisinin hem de yenilgisinin - periferide SSCB'ye dönüşen Rusya ile birlikte - temsili olmuştur. Yaklaşık yüz yıldır, Avrupa'nın kültürel ölümü görünümünde, modernitenin büyük bunalımını yaşamaktayız; bu süreci Goethe ve Thomas Mann üzerinden bugün Lars von Trier'e dek izlemek mümkündür. Altyapıda yerel bağlarından koparak "Dünyalılaşmış" insanlığın artık temsili ve evrensel bir politik aygıttan mahrum oluşunun, "aydın burjuva"nın "salt kapitalist" şeklinde sahneden çekilişinin ve bütün bunların sanatta, felsefede, bilimde yarattığı neoliberal-postmodern boşluğun boğuntusunu Beuys, Kounellis ve Kiefer'in katıldığı, "Bir katedral inşa etmek" üstbaşlıklı söyleşiden de kavrayabiliriz. 80 sonrası evrensel neoliberal politikalarla ve globalizmle apaçık bir flört halinde olduğu görünen postmodernist kültür kuramının da erbabına -sadece erbabına- gizlice fısıldadığı gibi, "kökeninden uzaklaşmış ve buharlaşmış egemen sınıfın maddi gücü altında maddi olarak da tinsel olarak da ezilmekteyiz" bugün. Bush'u ve Schröder-Blair'i şöyle bir yan yana koyun; Irak işgaliyle Avrupa Birliği'nin sancılı ve belki de olanaksız kuruluş sürecini, Dubai ve Bağdat'ı, IMF ve Afrika'yı, ABD ile Birleşmiş Milletler'i, Kant'la Foucault'yu, Barlach'la Joyce'u, Dostoyevski ile Recaizade Mahmut Ekrem'i, Alman Spartakistleriyle Jöntürkleri, Orhan Pamuk'la Oğuz Atay'ı yan yana koyun; bütün hikayeyi belki de o zaman "okuyabilirsiniz".
Barlach'a dönelim; onun kuzey mitlerine, hıristiyanlığa ve Tanrı'ya, us ve
nesne karşısında mitos ve rahime çekildiği o sert "karşılaşma"yı görebiliyor
muyuz? Onun Rilke ve Hesse'yle yazgı birliği içindeki modern mistisizmini, Kafka'nın
ürküsünü paylaşmak zorunda kalan o insani çaresizliğini "okuyabiliyor muyuz"?
Yoksa Hitler ve onun Barlach, Klee ve Kollwitz'i "dejenere" (entartet)
ilan eden ideolojisini salt modernist bir hataya, "öteki"ni tanımayan,
aptal ve totaliter bir görüsüzlüğe mi indirgiyoruz? Durum bu kadar basit değil;
burada "arzu" ve "söylem" değil, ekonomipolitik konuşmaktadır,
beyler ve bayanlar! Barlach böylece ya özgür bir iradeye sahip "idol"ünüz
olur ya da insanlık durumunun aynası olan, dürüst bir sanatçı ve tarihsel bir
figür olarak kalır. Elbette Grünewald, elbette Meister Eckhart, elbette Schwester
Mechthild von Magdeburg, elbette Hildegard von Bingen, elbette "geç gotik",
elbette bir köylü-köle devrimcisi olarak algılanan İsa, elbette mitos, elbette
Rus stepleri, elbette dilenci, elbette ekspresyon, elbette tasavvuf, elbette
Anadolu Medeniyetleri Müzesi - bunlar elbette katedralsizliğin karşısına "geçmiş
katedrallerden biri"ni koymaya çalışan Barlach'ın sanatının kaynakları
olacaktı. Ama Joyce'un I.N.R.I 'yi "demir çiviler girdi" (Iron Nails
Run In) olarak okuduğu, gerek epik mitosun gerekse tragedyanın ölümünü ilan
eden o dağılmış fenomenoloji ve kapkara ironisinde ve Thomas Mann'ın "Tonio
Kröger", "Venedik'te Ölüm", "Mario ve Sihirbaz" vb
anlatılarında gizli saptama ve öngörülerinde dile gelen "hakikat";
Nietzsche, Barlach, Hesse, Rilke, Brecht ve Kafka'da "hakiki yanılsamalar"
olarak büyük romantik yapıtlara dönüşecektir. Bu bağlamda
gerek Lukacs ve Caudwell'i tekrar okumakta gerekse Benjamin ve Adorno arasındaki
tartışmaları tekrar irdelemekte yarar vardır. Barlach çok fazla haksızlık ve
aşağılamaya uğramış, biçimsel olarak modern, içerik olaraksa romantik bir sanatçı
olsa ve bu yönleriyle 3. Dünya ülkelerinin ve modern periferinin kendisiyle
büyük bir özdeşleyim kurabileceği, köklü bir kişiliğe karşılık düşse de zamanda
yenilmiş, "sığınmış" bir kuşağın temsilidir. Tam da bu özelliği yüzünden
gerek bizim tarafımızdan gerekse postmodernist kuram tarafından kutsanabilir;
oysa o, sonuçlarını bugün de yaşamakta olduğumuz, görkemli ve ağır bir yenilginin
adıdır.
Nazilerin sözde iradi "kötülüğü" de, SSCB deneyimi de, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'in yenilgileri de Barlach'ın ucu Mezopotamya'ya değen, kökensel "aydınlığı"nın yanında belki tarihin kara sayfalarında yer almaktalar bugün; ama onlar "hiç"le "hep" ve "var"la "yok" arasındaki o ölümcül mesafeyi, yani tinle nesne, kavramla gerçek arasındaki o ölümcül mesafeyi "tarihin günah keçileri" olmak pahasına katetmeyi göze almak misyon ve cüretini üstlenmişlerdir. Artık söz konusu olan, gerçek kahramanlarımızı/iyilerimizi ve gerçek düşmanlarımızı/kötülerimizi saptamaktır bugün; yoksa yanlış anlamamız bizi rastlantısal kahramanların ve rastlantısal kötülerin varlığına inandırır. Bu yüzden Barlach'ın kökenlerini sıralayanlara ve onu modern cehennemin içinde alev almış bir arkaik+postmodern ermiş olarak tanımak isteyenlere tekrar tekrar sormak istiyoruz: Grünewald kimdir, Eckhart kimdir, İsa kimdir, Nietzsche kimdir, Giacometti, Picasso, Joyce ve Thomas Mann'a karşılık Barlach, Rilke, Kollwitz ve Kafka kimlerdir? Böylece tekrar Aydınlanma'ya dönmek ve hakiki bir "Kim kimdir? Ne nedir?" ansiklopedisi hazırlamak durumundayız. Bu ansiklopedi olmadan ne fundamentalizm ne postmodern radikallik, ne Barlach ne Brecht, ne Avrupa Birliği ne anti-globalizm, ne mitos ne teoloji - bizi kurtaramaz.
Barlach'ı yerli yerine oturtmanın tam zamanıdır şimdi. O, - tıpkı İsa'nın kendisi ya da Jacques Derrida ya da Michel Foucault gibi - bizi modern farkındalığın sözde yanılsamalarından kurtaracak arkaik+postmodern bir ermiş olmadığı gibi, Heidegger'in Dasein'ının (Varlık) dışına düşmüş bir biçare de değildir. O, bütün kültürel aydınlanmışlığımıza rağmen tinsel değerler atfedemediğimiz bu kaba, maddi Dünya'nın ezilen çocuklarından biri olarak, bizim ta kendimizdir! Bu bakımdan Jürgen Doppelstein ve Heike Stockhaus'un sergi kataloğunda yer alan iyi niyetli ve içten yazılarındaki argümanlara kendilerinin birer "praksis kurbanı" olarak çok iyi bildikleri, gerçekliğin sert kabuğunun içimizdeki çocuk-insanı bastırdığı itirazlarımız var. Doppelstein İslam'ın helenistik senteziyle modernin "postseküler" bilincinin karşılıklı diyalog ve kesişiminden bir tür Huntington Tezi'nin çözümünü çıkarsarken Stockhaus, Barlach'ı bize bir "postmodern erdem" öncülü olarak sunuyor. Hayır, Barlach da Yunus Emre ve Munch gibi evrensel yoldaşlarımızdan ve kardeşlerimizden biridir; ama ekonomipolitiği dışarıya atan ve krizin çözümünü maddi değil de kültürel referansta bulacağını zanneden her söylem, yanılsamanın ve yenilginin büyük ortak paydasına dahil olur. Kaldı ki bugünkü senaryonun elimize verilen replikleri tam da bu türlü fundamentalist, soyut ve radikal söylemlere değgindir. İslam - ya da etnik - referanslı direnişlerde hakikat bulanlara Bağdat'a karşılık Dubai'yi, Cezayir'e karşılık İsviçre'yi anımsatmak isteriz. Asil Nadir ya da Bill Gates değil; Dünya'yı elinde oynatan o büyük sermaye sahibi, silah ve güç sahibi aileler, o "görünmezler" kim?
Sevgili Barlach, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne bu geç, ama anlamlı yolculuğunun "Das Wiedersehen"in altına 1937'de yazılanlara en güzel yanıt olduğuna inanıyoruz. Hoş geldin!
17-03-2005
Sabahattin Tuncer - Özcan Türkmen
Vaktiyle Necip Mahfuz'a dair bir belgesel izlemiştim. Oradan Mahfuz'un zaman'ın izlerini taşıyan yüzü kalmış aklımda, daracık, hınca hınç Kahire sokakları, kahvehaneler, Mahfuz'un kadim dostları. Ve elbette Dünya'nın en uzun nehri sıfatıyla, arka planda görkemli bir zaman metaforu olarak akıp giden Nil. Böyle bir nehre kıyısı olan yaşamların, sıcak ve dingin öğlelerde koyulaşan sohbetlerin anlatıcısı, zaman'ın en sadık hayranlarından biri olacaktı kuşkusuz. Hem de zaman'ı kitaplarının asıl kahramanı yapacak kadar. Nobel Ödülü'nü almak için bile kentini /kendini terketmemiş Mahfuz; galiba asıl seyahat mekanda değil, zamanda olduğundan.
Zaman ve mekan : Rölativitenin bağıl ulamları. Einstein, yaygın kanının aksine, her şeyin değil, sadece hız'ın göreceli olduğunu göstermişti. Hızın göreceli olmasıysa hız = yol (mekan) / zaman bağıntısına göre, zaman ve mekan algılayışının da izafi olması anlamına geliyordu. Bu anlamda rölativite, Doğu'nun öteden beri ilüzyon diye kuşkuyla baktığı zaman ve mekanın göreceliğini fizik diliyle formüle etmiş oldu. Einstein'a göre ışık hızı, evrende var olabilecek hızların limit durumuydu. Yine, Dünya Savaşlarına dair bir soruya verdiği ünlü yanıtta, Einstein, insanlığın gelişimi için de belirli bir limit öngörmüştü.
Dünya'nın simgesel kutupları olan Doğu ve Batı'nın zaman algılayışları farklıdır. Doğu, yenilmez bir güç olarak zamana hayranlık duyar ve ona tabi olur. Bu teslimiyetin bir sonucu, insan iktidarı nın kuşkuyla karşılanmasıdır. Doğu'lu kendisini tarihin öznesi olarak görmez; iktidar ya gereksiz ve kötü ya da tümden olanaksız bir şeydir. Bu yüzden, teslimiyet dışındaki seçeneklere kapalıdır Doğu; bireysel ya da toplumsal arayışları ciddiye almaz ve hoş karşılamaz. Buna karşılık Batı'lı birey, tarihin öznesi olup zamana hükmedebildiği inancındadır. Bu inanç, pratikteki belirli başarılar sayesinde sarsılmaz bir özgüvene ve gurura dönüşmüştür. Öyle ki sonunda Batı'lı birey, kendi omzuna yüklediği ağırlığın altında bunalıp ezilir hale gelmiştir. Bugün itibarıyla gelişme , Batı'da insanın önünde giden / önüne çıkan bir kaygı nesnesi dir.
Zamanı duyumsamanın iki önkoşulu vardır : hız kesmek ve mekanı sabitlemek . Doğu bilgeliğinin, meditasyonun özünü bu oluşturur. Temposundan bunalan Batı'lı birey, kendi yarattığı o koskoca ve kalabalık şehirlerde anksiyetesiyle baş başadır. Yoga yapar, barların, cafelerin müdavimi olur. Tek isteği hız kesmek ve zamanı duyumsamaktır. Oysa hep o temponun içindedir ve Doğu'nun iç huzurunu bir türlü yakalayamaz. Sorun, Batı'nın o yatay görme biçimiyle de ilgilidir : Batı'lı, çoklukları niceliksel olarak sayar ve çoklukların aralarındaki farklarla ilgilenir. Görüşü bu anlamda yatay /nicel bir görüştür ve çağdaş insan, sayan insandır. Hız, Batı uygarlığının temel dinamiğidir; o, zamanı ve niteliği araştırmaktan ziyade, mekan ve nicelikle ilgilenir. Oysa western tradition'ın dışladığı Doğu felsefesinde aslolan, zaman üzerine düşünmek ve insanı niteliksel olarak kavramaktır. Dolayısıyla Doğu'nun görme biçimi dikey, derinlemesine bir görme biçimidir.
Doğu fizikle değil, metafizikle alakalıdır; göreceli olanı yanılsama (maya, suret vs) addeder ve ısrarla görünüşlerin ardındaki değişmez i, mutlak ı bulmak ister. Mutlak'ın peşindeki ebedi arayışı Doğu'yu kaçınılmaz olarak fenomenlerin gözleminden uzaklaştırır, mistisizm sahillerine sürükler. Bu arada Batı uygarlığı, usa duyulan inançla kuşku arasındaki sonuçsuz ve sonsuz gel-git'ini bir yazgı gibi yaşar durur.
Batı ancak kriz durumlarında çevirir kafasını Doğu'ya. Çünkü diğer zamanlarda rasyonel başarılarının pratik kazanımlarıyla fazlaca esriktir. Ne var ki er geç ayılır; artık vicdanını biraz metafizikle rahatlatmak ihtiyacı duyduğu tarihsel bir "git"dönemine daha girmiştir. Bir süre Doğu'ya bakar; bu arada gururla onu asimile etmeye çalışmaktan da bir türlü alamaz kendini. Varoluşçuluk, örneğin, Batı'nın böyle bir kırılma noktasında doğmuştur.
Batı'lı birey, uygarlığının ontolojik gel-git'ini kendi yaşamında hız-hız kesme çelişkisi olarak içselleştirir. Hız kesmesinin yegane yöntemi, taşrada olduğu gibi şehirde de müdavimlik tir. Müdavim, müdavimi olduğu mekanda diğer müdavimleri zaman ekseninde algılamak fırsatını bulur. O , mekan çeşitlemesini yok etmek suretiyle şehrin, insanın ve zamanın ruhu nu yakalamak arzusundadır. Hem bir seçimi hem de bir arayışı ifade ettiği için, müdavimlik ciddi bir kimliktir. Müdavim, müdavimi olup sabitlediği mekanda, insan'ı ve kendini zaman aynasında görmek derdine düşmüştür.
Hep gider, gider ve döner Batı; Doğu'ysa hep durur ve bekler. Kendi kuyruğunun peşindeki bir kediyse Batı, kuyruğu zaman olan bir Schrödinger kedisi; Doğu kökleri toprağa güçlüce bağlı, başı rüzgarlara açık bir çınar ağacıdır.
Gerçekten de aradığını bulmuş muydu Gauguin? Ve Baudelaire neden "söyleyin, ne gördünüz?" diye sormuştu?
Özcan Türkmen, 2002
bu yazı iki bölümden oluşmaktadır: ilk bölümde, bugün olanaklı olan biricik
şiirin neden deneysel olmak zorunda olduğunu kısaca göstermeye çalıştım. ikinci
bölümde ise bir deneysel şiir işliği olarak kurguladığım - ve sil-ikon olarak
adlandırdığım - bir poetik web alanının ne gibi gereçlerle çalışabileceğini
tartışmayı amaçladım.
I
önce söz vardı; yani toplumsal bellek, bireysel belleklerin toplamından ibaretti. yazının icadıyla birlikte, bellek gerçek anlamda dışsallaşıp topluma mal oldu. gerçi yazının icadı bugün yazılı kültür dediğimiz şeyin sadece gerek şartıydı; çünkü yazının kültürün asıl vektörü haline gelebilmesi ancak matbaanın icadıyla mümkün oldu.
sözün/yazının iktidarı, aynı zamanda şiir in de iktidarı demekti. çünkü şiir, duyusal ve anlamsal ulamların mükemmel bir birlikteliği, eşdeyişle, söz (anlam) taşıyan yazının duyusal estetiğiydi. sanayi devrimi, dışsallaşmış belleğin (yazının) soyutluğunun karşısına görselleşmiş / somutlaşmış belleği (makinayı) koydu. nihayet, camera obscura 'nın fotoğraf makinasına evrilmesiyle insanın imge yaratım tekeli sarsıldı ve özne-nesne arası konturların yumuşadığı yeni bir dinsel (araçsal) evreye girildi. sinemanın, yani yaşadığımız dünyayı görüntü-ses-hareket bütünlüğü içinde yetkin denebilecek bir ölçüde yeniden üretebilen teknolojik mimesis yetisinin ortaya çıkmasıyla devam eden bu süreç, aynı zamanda yazılı kültürün görsel kültüre, cogito ergo sum 'un video ergo sum 'a dönüşme süreciydi.
felsefe, yazılı kültür içersinde beliren bu yarılmaya metin i ve dil i anlam/kapsam genişlemesine uğratarak yanıt verirken, şiir, çeşitli yollarla bu algısal/teknolojik dönüşümü yakalamayı/yadsımayı denedi :
(i) duyusal düzeyde, görselliğini sivriltmeye yöneldi (ses şiiri, görsel/somut
şiir vb).
(ii) semantik düzeyde, anlamı yoksaymayı veya meta-anlamlara hizmet etmeyi denedi
(dadaistler, gerçek-üstücüler vs).
(iii) ideolojik düzeyde, teknolojik/algısal dönüşümleri kutlamak /kullanmak/yoksaymak
yoluna gitti (fütüristleri, rilke'yi, lorca'yı ve oulipo'cuları aynı anda düşünün).
(iv) yapısal düzeyde, uyak ve dize formülasyonları gibi yetersiz yapıları terk
etti.
bu çabalar, sürgüne gönderilmiş bir kralın tahtını geri alma teşebbüslerini andırır. fakat şiir, geçen yüzyılda sosyalist dalganın kitlesel alımlama düzeyinde yarattığı tüm olanaklara karşın, tahtını geri alamamıştır; çünkü bir yandan bu olanak varlığını sürdürememiş, diğer yandan da şiiri görselliğin gölgesinden kurtaracak bir çıkış yolu bulunamamıştır.
sonuç olarak, şiir tarihinin - aşağı yukarı yüz yıldan beri - daha ziyade "şiirin kendini yok ederek başka bir bedende, yeni bir meşruiyet zemininde re-enkarne olmaya çalışmasının tarihi" olduğu söylenebilir. bulatov bu konuda çok yerinde bir değerlendirmeyle "modern şiir, doğruyu söylemek gerekirse, şiir pratiğinin kendisinin yasaklanmasıdır" diyor. gerçekten de uzun zamandır - şiiri naftalinleyerek sandığa tıkmayı hayal eden pek çok nostaljiğin varlığına rağmen - varolagelmiş şiir pratiğinin pratik olarak mümkün olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. teknolojik/algısal olarak dönüşmüş kitlelerin kültüründe şiir ya kendi cenaze merasimine katılacak ya da söz konusu dönüşümlerin kaynağına, deney e yönelecektir.
bu bağlamda bugüne dek mevcut poetik deneysel birikimin teknolojik/algısal
dönüşümlere ve zeitgeist 'a cevap verebilme bakımından yeterliğini tartışmak
gerekir. örneğin ezra pound 'un makine-şiiri bugün ne alemdedir? veya oulipo
'cuların şiire uyguladıkları basit matematiksel transformasyonlar ve kısıt-şiirleri
yeterli midir? ya da görsel şiirin bugünkü dijital olanakları neler olabilir?
vb. çünkü kanımca şiir hanidir beklediği mecraya/medyaya artık sahiptir ve bize
düşen, teknolojik/algısal dönüşümleri/birikimi uygulayabileceğimiz deneysel
yöntem ve gereçler bütününü geliştirmek/denemektir. györi 'den pequeno 'ya pek
çok ismin elektronik şiir, sanal şiir vb adlar altında ölçütlendirip tanımlamaya
çalıştığı mecranın çerçevesi de iyice somutlaşmış/kabul görmüş olduğuna göre,
şiirin yeni bir kılıkta tarih sahnesine çıkmasının zamanı gelmiş demektir.
II
bir metne çeşitli dönüşümler uygulamak fikrine galiba ilk kez joyce 'un ulysses 'ini okurken kapılmıştım. modern bir mit olarak, ulysses'in bölümleri, homeros 'un antik mitinin bölümleri baz alınarak filtrelenmiş gibiydi; böylece her bölümde farklı bir duygu-duruma karşılık düşen, farklı bir teknik oluşturulmuştu. çok sonra, rahatı kaçan ağaç adlı çalışmamda, melih cevdet' in aynı adlı naif şiirini yarım yüzyıl sonra nasıl algıladığımı göstermek üzere, şiiri kendi üzerinden çeşitli dönüşümlerle çoğullamak/türetmek yoluna gittim. bu çalışmamda uyguladığım - manuel filtreler olarak da düşünülebilecek - bazı bilişim teknolojisi ağırlıklı dönüşümler vasıtasıyla metni gerek didik didik çözümlemenin gerekse bireştirerek türetmenin mümkün olduğunu gördüm. bunun üzerine, metinsel dönüşümlere daha çok kafa yormaya başladım. elimizde bir kaç başvuru noktası vardı : 1) yapısal metin birliği, dijital teknolojide görsel, işitsel veya salt yazı-metinsel olanın ikili kodlama birliği şeklinde sağlanmış durumdaydı. 2) görsel/işitsel metin dönüştürme gereçleri (photoshop, ses sentezleyicileri vb.) çoktandır var olduğu halde, metni - salt yazı-metinsel olanı da içerecek şekilde - bütünsel olarak dönüştürebilecek bir gereç henüz gerçekleştiril(e)memişti. 3) gerek varolagelmiş şiir pratiğinin ölümünün sahnelenmesi gerekse deneysel olasılık evreninin genişletilmesi bakımından bütünsel metin dönüştürme gereçlerinin geliştirilmesi son derecede önemliydi (deneysel olasılık evreninin genişlemesini düşünürken, örneğin mona lisa 'nın piksel bazlı dijital bir röprodüksiyonunun piksellerinin rastgele değiştirilmesiyle dönüşümün bir safhasında van gogh 'un bir tablosuna denk düşebilecek bir kombinasyonun elde edilebileceğini düşünebilirsiniz).
böylece, akla gelebilecek her türden bütünsel metin dönüştürme gerecini bünyesinde barındıran bir web alanı kurgulamaya başladım ve buna - yapıbozumuna, ikonoklastlara, nietzsche 'ci yıkıcı yaratma ilkesine ve dijital teknolojiye atıfla - sil-ikon adını verdim. sil-ikon kuşkusuz bir şiir sitesinden çok şair bir site olur ve şairlere yetkin bir deneysel şiir gereci olarak hizmet ederdi. aşağıda, sil-ikon'un ne tür yöntem ve gereçlerle işleyebileceğini - bunlar ancak hayalgücümüzle sınırlı olsalar da - bazı kategorik başlıklarda toplamaya çalışacağım :
(i) sözdizimsel dönüşüm gereçleri : bu tür gereçler devrikleştirme, özne gizleme,
eylem zamanlarını değiştirme/geriye sarma, büyük/küçük ünlü uyumunu bozma, noktalama
işaretlerini karıştırma gibi sözdizimsel transformasyonlar/deformasyonlar uygularlar.
(ii) anlambilimsel dönüşüm gereçleri : anlambilimsel dönüştürücü bileşenler
için özne-nesne, nesne-nesne değiştiriciler, eğretileme bozucuları, sinonim
koyucular, değilleyiciler, dil karıştırıcılar, RVL (random verse lab) vb düşünülebilir.
(iii) görsel/işitsel dönüşüm gereçleri : bu tür gereçler ascii sanata(ascii
art) dönüştürme, ardışıklık bozma, alfabetik -> an-alfabetik dönüştürme,
ideograma dönüştürme, .txt -> .jpg dönüştürme, harf anatomisini parçalama,
diyaloglaştırma, hece/ses bozma, derecelendirilebilir parazitlendirme, rastgele
silme, seslendirme, ölçeklendirme, boyutlandırma, animasyon, osilasyon gibi
görsel/işitsel transformasyonlar uygularlar.
(iv) matematiksel dönüşüm gereçleri : lojik operatör uygulayıcıları, ikili kodlayıcılar,
gödelize ediciler, rekürsif işlev uygulayıcıları, fraktal dönüştürücüler, koch
kartanesi modelleyicileri, metinsel türev/integral alıcılar, matris operatörleri
vb gereçler.
(v) teknolojik dönüşüm gereçleri : çaprazlanmış/mutant metin, akış şemasına,
bilgisayar programına dönüştürücü, link izleyici, google şiiri, örnekleyici/sıkıştırıcı,
xml dönüştürücüsü, a-life şiiri, neural şiir, bellek ve CPU kullanım şiirleri,
rastgele klavye, windows iletilerine dönüştürücü, termal/entropik şiir, lirik
şiir üreteci, kriptografik/steganografik şiir, doppler şiiri, uydu-şiirler,
doğal seleksiyon şiiri, sms şiiri, evrilen şiir vb.
(vi) şiir bileşenleri mimarisi : nesneye yönelik programlamadaki mevcut bileşen
(component) mimarisi, şiir üretim sürecine uygulanabilir. bu mimaride, şairler
çeşitli temalar üzerinde değiştirilebilir şiir bileşenleri (dizeler vb) oluşturarak
bu bileşenleri ortak bir veri tabanına gönderirler. daha sonra, tematik/yapısal
belirlenmeler sonucu, bu bileşenlerden istenenler bir araya getirilmek suretiyle
şiirler oluşturulur. bileşenlerin sayısı arttıkça, bileşenlerle oluşturulabilecek
şiirlerin sayısı da üstel olarak artar.
(vii) elektronik devre mimarisi : buraya kadar sözünü ettiğimiz dönüşüm gereçleriyle
elektronik devre birimleri (entegre devreler) arasında analoji kurulduğunda,
içinde çeşitli ve karmaşık dönüşümleri barındıran şiir devreleri tasarlanabilir.
(viii) kültürel dönüşüm gereçleri : söylem verici (reklamlaştırıcı, lirikleştirici,
ideolojik söylem verici vb), bulmacaya dönüştürücü, haber metni dönüştürücüsü,
tetris şiiri vb.
özcan türkmen, 07/09/2004
Karşı Sanat Çalışmaları dahilinde 8 Nisan - 31 Mayıs 2005 tarihleri arasında düzenlenecek "Bir Bilanço : 80'li Yıllarda Türkiye'de Sanat Üretimi" başlıklı sergi için hazırlanmış bulunan basın duyurusu, bize, sanat yapıtının varlığı ve mahiyeti ile estetik kuramın, içine çektiği herhangi bir nesneyi kuram aracılığıyla sanat kılması arasındaki derin ayrım üzerinde tekrar düşünmek imkanı vermektedir. Söz konusu ayrım, bu ve bunu takip edecek yazılarımızın asıl konusunu oluşturacak olan, sanat yapıtına dair, keskin epistemolojik ve ontolojik kavrayış farklılıklarından kaynaklanmaktadır.
Sanat yapıtıyla kuram arasındaki problemli ilişkiye odaklanmayı bir sonraki yazıya bırakarak, bu yazıda, daha çok verili sergi metnini irdelemeyi amaçladık. Ancak, Erol Göka'nın, metne referans olarak seçilen Küller Arasındaki Ruh (Birikim Dergisi, 49. sayı) başlıklı yazısına geçmeden önce, aklımıza takılıveren birkaç soruyla başlamak istiyoruz: İlkin, sayın Madra'nın öne çıkardığı "Anlatıl(a)mayanın Anlatılması" kavramında parantez içine alınmış a'nın, hesaba katılması durumunda, tikel ya da tümel istenç perspektifinden tutarsız bir anlama yol açacağı açıktır. Çünkü "anlatılmamak" başka bir şeydir, "anlatılamamak" ise apayrı bir şey. Nitekim Madra'nın, söz konusu tutarsızlığı Göka'nın metnini kendi metniyle ilişkilendirme boyutunda da sürdürdüğünü görüyoruz. Gerçekten de Göka'nın metninde tam da metinlerin doğasına içkin olduğu savlanan bir "anlatamama" görüngüsünün altı postmodern düşünürlerden kimi alıntılarla doldurulmaya çalışılırken Beral Madra'nın, bu metni, sanatçıyla toplum arasındaki iletişim kanalında bir tıkanıklık oluşturduğunu düşündüğü kimi kişi ve kuruluşların(?) "anlatmama" haliyle bağlantılandırmış olması ilginçtir. Göka'nın metni daha ziyade estetik sorunlar etrafında belirlenirken, Madra'nın bunu izleyen parağrafı, sanatın toplumsal alana maledilişine dair bir şikayeti dile getirmektedir. Bu noktada, 80'li yıllardaki İstanbul odaklı sanat üretimini tanımlayıcı bir içerik taşıdığı düşüncesiyle seçilmiş olduğu söylenen, 93 tarihli bir yazının; 2005 tarihinde, 80'li yıllara dair, estetik meseleler üzerine olmayan bir başka yazıyla/sunumla tuhaf bir şekilde harmanlanmasıyla karşı karşıyayız. Son derece somut, dönemsel bir olgunun, söze dair temsil sorunlarını "differend" bağlamında ele alır görünen, yetersiz ama heyecanlı(!) bir özetle bu şekilde bağlantılandırılması hangi gerekçelerle gerekli görülmüştür? Sayın Madra, oniki yıl önce Erol Göka'nın taşıdığı heyecanı burada hangi bağlamda paylaşmaktadır? (Sayın Göka'nın heyecanının bugünkü akıbeti ise ayrı bir merak konusudur).
Şimdi, sayın Göka'nın başvurulan metni ne demektedir, onu irdeleyelim: Her şeyden önce, Erol Göka, bizi entelektüel fiyaskolardan koruma konusunda giriştiği mücadeleyi bir adım daha ileri götürse ve bizi, baz almamız gereken, "hakiki" postmodern yaşantı fenomenleri konusunda bilgilendirseydi kuşkusuz daha memnun olacaktık. Gerçi Göka, söz konusu fenomenlerin "mevcut dünya"da gerçekleştiklerini de kabul etmektedir. Yine de sayın Göka, yazısını kaleme aldığı sıralarda kimilerinin başına musallat olabilmiş "Marx'ın Hayaletleri"nden azat olmuş görünmektedir. "Mevcut dünya" bir yana, diğer düşünürlerin arasında Lyotard'ın - bu metin bağlamında- neden hiçbir sıfatı haketmediği, hiç değilse "felsefi dünya" açısından dikkat çekicidir. Kaldı ki Göka, yazısında diğerlerinden çok bu "sıfatsız" Lyotard'ın görüşlerinden istifade etmektedir.
Göka'nın metninde im, representasyon, ibraz gibi farklı dillerin bir arada kullanıldığını görmekteyiz. Differend, presentasyon, representasyon gibi, Fransız radikallerinin pek sevdikleri sözcükler metinde olduğu gibi bırakılırken "sign" sözcüğünün Türkçe'de işaret,parola anlamlarına gelen "im" sözcüğüyle karşılanması, bu sözcükten "gösterge" anlamını çıkartabilmek için hayli gayret sarfetmemizi gerektirmiştir. Gayret sarfetmemiz gereken bir diğer noktaysa, felsefenin bugün nasıl olup da "varoluşun saçakları" gibi, değme şaire eyvallah dedirtecek metaforlara varacak denli estetize edildiğini anlamaya ilişkindir. Böyle bir anlama çabasına kılavuzluk edebilecek bu metne göre "saf ifade edemediğimiz" değil, "saf ifade etmediğimiz", yani saf ifade etmek (?) özgürlük ve/veya yetisinden bile isteye feragat ettiğimiz bir "differend", varoluşumuzun saçaklarında bir sarkıtın ucundaki bir damla nevi titreşip durmaktadır. Ama binlerce, onbinlerce yıldır saçaklarda titreşip durduğu halde, tek bir insan evladı bu "differend"i farkedememiş, bu muazzam keşif Jacques Derrida'ya nasip olmuştur. Ve fakat, aynı differend, farklı saçaklarda Heidegger'e nihil, Ricoeur'e ise akıcı ve imlalı (?) bir dil şeklinde görünmüş olmakla, bize, ifade içinde yanlış bir yere giren bir "söz"ün çektiği "acı"nın belki on mislini çektirmiştir.
Göka, varoluşun saçaklarından, hoş bir sıçramayla, im çağının cenaze töreninde Jacques Derrida'nın verdiği heyecanlı bir söyleve geçmektedir: İm çağının sonu gelmiş, "differend" kendini açığa vurmuştur! Burada, şüphe yok ki, binlerce yıldır başımızın üzerinde vibrasyon halindeyken şimdi nedense kendini açığa vurmaya karar veren "differend"e teşekkür borçluyuz. Gerçi biz hala "differend"in maskesi düşmüş halini ayan beyan görmüş değiliz; yine de gösterenleri sürekli sürükleyerek bizi gösterilenlerden kurtardığı için kendisine minnettarız. Tabii, nasıl olduysa, bu açığa çıkış, bir yandan gerçek (?) im-alemi öne çıkarmış, diğer yandan im çağını Hades'in Ülkesi'ne yollamıştır. Cenaze merasimindeki söylevi "postmodern, küller arasındaki ruhu ortaya çıkarma girişimidir" şeklinde etkileyici bir son-alıntıyla noktalayan Göka, burada gene bize daha fazla yardımcı olmayı amaçlayarak, bu "külü ruhtan ayırma" tekniğinin detaylarına girseydi belki bizi her türden fiyaskoya düşme tehlikesinden ilelebet kurtarabilirdi.
Göka'nın bu manidar özeti (kolajı?), sadece dünya fenomenlerinden değil, bizzat
kendisinin saydığı isimlerin kitaplarından tanıdığımız postmodernizmi konumlamak
bakımından yararlı bir metindir. Postmodernizm, - Niall Lucy'nin vurgusunu da
kullanarak - tek sözcükle ifade etmek gerekirse, "romantik" bir söylemdir.
Bu söylemin kendisi, Peter Osborne'un belirttiği gibi, "öte-anlatının ölümünü
bildiren" anlatı olarak, "unutulmaya terk ettiği anlatıların çoğundan
büyük bir anlatı"dır. Batı felsefesine dair cahilane bir "birleşik
özne" masalı anlatarak bizden bu masala inanmamızı bekleyen bu söylem (Terry
Eagleton), metafiziği metafizik yaparak ayıklayabileceği yanılgısına düşmektedir.
Daha vahim bir boyutta, Eagleton'un uyardığı gibi, postmodernizm, "politik
enerjinin büyük bir kısmını gösteren e yöneltmeyi başarmış" ve kendini
"kapitalist toplumu taklit ederken bulmuştur". Wittgenstein'ı dil
oyunları döneminden Tractatus'taki dil anlayışına gerileten akım, "yapısal"
bir yoldan, sonuçta genel bir epistemolojik belirsizliğe, asıl iktidar sahiplerinin
gizlenmesine ve kimliğimizin gizemli "öteki"lerde aranması gerekliliğine
varmıştır.
Erol Göka, bu yazısında, kendini "post" ekiyle modernizme kuramsal
mı tarihsel mi, hangi bakımdan eklemlediği muğlak bir postmodernizmin bizzat
Derrida'nın "mevcudiyet metafiziği" veya "yapının yapısallığı"
vb. kavramlarıyla "içerden" etkisizleştirildiğini unutmuş veya göz
ardı ediyor görünmektedir. Diğer taraftan, felsefe denince başlıca Nietzsche'ye,
politika denince de Hitler ve Stalin gibi kimi "kaka" adamlara bakarak
konuşmaktan pek öteye geçemeyen bu akım'ın/akın'ın, moderne gösterdiği felsefi
ve tarihsel özensizliğin tersini bizden hangi hak ve gerekçelerle talep ettiği
hususu, çoğu zaman olduğu gibi, es geçilmektedir.
Öznenin söyleme indirgendiği bu hoş "Kırmızı Başlıklı Kız ile Kurt" masalını biz epistemolojik kategoride antik septiklerin veyahut ortaçağ nominalistlerinin ötesine geçebilmiş saymıyor ve elinde züppece bir baltayla, belki de bir Fransız giyotiniyle dolaşan bu bir "dantel inceliğindeki" söylemi, bilgisiz bir özgürlüğü hayal eden, Oedipal bir çocukluk olarak Alman Romantiklerinin yanına koyuyoruz. Bir yandan da, Fransız Komünist Partisi denen "baba"nın elinde çok çekmiş, belki de ilkgençliğini yaşayamamış bu geç romantizmin, varoluşun saçaklarında titreşen şeylerden çok önce, gözünün önünde duran devasa yaratıkları görebilecek kadar büyüyeceği günler gelecek mi, onu merak ediyoruz.
Sabahattin Tuncer , Özcan Türkmen 17/03/2005
Manifestolar Çağı kapandı mı acaba? Hafızamızı yokluyor, ama yakın tarihte yayımlanmış etkili - yani toplumsal ölçekte etkili- ve dişe dokunur bir manifesto bulup çıkaramıyoruz. Böylece, manifestoların tükendiği savı geçerli görünüyor ve bugün manifestolar hakkında konuşmak, ister istemez, eski sevgililerimizden konuşmaya benziyor biraz.
Oysa ne kadar kusurlu, ne kadar sözmerkezcil (logosantrik) vb. olsalar da sevmiştik, seviyoruz biz manifestoları; onların Baba'ya isyanlarını, belirli dizgelerin dışına çıkılabileceğine inançlarını, çoğunca fizyolojiye atıfta bulunan ateşli çağrılarını, "bizden sonra" ve "bundan böyle" diyen özgüvenlerini, önerilerini matematiksel kesinliğe öykünerek dile getirişlerini... Bütün bunları kuşkusuz çok sevmiş, hatta manifestolarla Husserl'in transandantal öznesini kıskandıracak empatiler kurmuş ve onlara pek kıymetli hakikat kumaşından büyük büyük paylar biçmiştik. Ama gelişmeler hep manifestoların aleyhine oldu sanki; hiçbir şey onların saptayıp sabitlemeye çalıştığı yerde durmadı ya da hiçbir şey karmakarışık bir örüntünün içinden tek başına sağlam duracak denli ayrıştırılamadı. "Manifesto" sözcüğünün etimolojisinin "apaçık" sözcüğünün anlamıyla birleştiği yerde, örtülerine daha bir sarındı fenomen; "Manifesto"nun "somut" demek olduğu yerde, "soyutlama"da sorun olduğu sezildi. Böylece manifestoların apaçık somutluğunu daha ziyade Lacan'ın kapitone noktalarına benzer bir hakikat-temsil ilişkisi çerçevesinde okur olduk. Bu heyelan, aynı zamanda üst-anlatıların (ve üst-anlatıları "temsil" eden manifesto benzeri metinlerin) ölümünü ilan eden söylemle de örtüşünce, sonuçta manifestoları birer metin olarak herhangi bir metinden daha "üst"e çıkarabilecek pek bir şey kalmadı.
Yine de manifestolar çağının - ilelebet değilse de - kapanmasını böyle tek parağrafta özetleyip salt toplumsal ya da salt düşünsel kimi dönüşümlere bağlamak mümkün değil. Bu olgu, daha büyük ölçekte "temsil sorunu"na, böylece de modernizmin eleştirisine ve "postmodern condition"a eklemlenir. Demek ki manifestonun bugününü modernizmin bugünü ile birlikte düşünmek gerekir ki o noktada ekonomiden felsefeye, politikadan matematiğe kadar çok geniş bir etken spektrumuyla karşılaşılır. Gerçekten de, "yamuk" bakıldığında, son yüzyılda insan etkinliklerinin her alanında yaşanan gelişmelerin sırf "manifesto inancı"nın altını oymak üzere hazırlanmış bir komploya dahil oldukları düşünülebilir (!).
Yukarda etken spektrumundan bahsederken matematiği anmam rastgele değildi. Çünkü ben manifestoların, Gödel'in "Eksiklik Kuramı"ndan, Russell ve Whitehead'in Principia Mathematica'sının yediği darbeye benzer bir darbe yedikleri kanısındayım. Gödel'in mantıksal x-ışınları altında bir manifesto metninin röntgeni, örneğin şuna benzeyebilir:
1,2) Biz, bu manifestonun temelini oluşturan, sonsuz elemanlı "mümkün
belitler (aksiyomlar)" kümesinden seçilmiş iki belitiz.
3) Ben 1 ve 2'den çıkarsanmış bir sonuç önermesiyim; yine de - varsa eğer -
sunulu ispatımda sorunlar olabilir.
4) Ben 3'le birlikte düşnüldüğümde bir totolojiyim.
5) Benim doğruluğum, bu manifestoda açıkça belirtilmemiş bazı varsayımların
kabulüne bağlıdır.
6) Ben 5'le çelişmekteyim.
...
Manifestolarla kurduğumuz ilişkinin daha ziyade bir tür pathos ilişkisi olduğunu söylüyorum ki manifestoların gücü de zayıflığı da, son çözümlemede, budur. Manifesto bizi ikna edip kendi safına çekebilir; yine de bu, doldurduğu boşluktan çok, açtığı boşluğun sayesindedir. Manifesto, status quo ile kendi önerisi arasında açtığı yarıktan bize belli belirsiz bir resim gösterir ki bu resim, aslında, keskin bir bıçakta ışıldayan bir Güneş'in resmidir.
Manifestoların öldüğünü düşünenleri http://www.dichtung-digital.com, http://rhizome.org, http://epc.buffalo.edu gibi web adreslerine bir göz atmaya davet ediyorum. Güneş, yansıyacağı bıçağı arıyor gibi geliyor bana; yani Güneş'e doğrudan bakmak olanaksızsa ve karanlıkta kalmak da istemiyorsak.
Özcan Türkmen, 19/09/2005
"Ne tuhaf okurlarsınız siz" - Kara Kitap
AB'nin geçenlerde resmileşen bir kararından İstanbul'un 2010 yılında Almanya'nın
Essen ve Macaristan'ın Pécs şehirleriyle birlikte "Avrupa Kültür Başkentleri"nden
biri olacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Güzel bir haber gibi duruyor; dahası, pek
çok kesim için bunun sevindirici bir haber olduğuna kuşku yok. Gel gelelim,
bir yandan AB'nin ve Dünya'nın içinde bulunduğu kaotik durumu diğer yandan da
bizim hiç de iç açıcı olmayan mevcut "kültürel" manzaramızı göz önünde
bulundurduğumuzda bir parça "buruk", bir parça "şaibeli"
bir gelişme bu. Yazımızın geri kalanında yukarda kısaca "kaotik" ve
"iç açıcı değil" diye nitelediğimiz dış ve iç manzarayı biraz daha
açarak neden böyle düşündüğümüzü somutlaştırmak istiyoruz. Ayrıca biri ressam,
diğeri edebiyatçı, sanata emek veren iki insan olarak kaleme aldığımız bu yazının
hiç değilse kültür ve sanat alanlarında bir tartışma/soruşturma başlatmasını
hedeflemekteyiz. Böyle bir hedefe - genelde ülkemizde hemen her zaman olduğu
gibi - ulaşamayacaksa bile bu yazı, bizim için olgulara modernist perspektiften
entelektüel bir tanıklık anlamına gelmektedir.
İçerisi-dışarısı ayrımının tamamen ortadan kalkmakta olduğunun - şimdilik kültür düzleminde "global bir varoşlaşma" halinde beliren bir tür negatif eşitlenmenin - bilincinde olarak, yine de önce "dışarısı" ile başlayalım: Kültürel bir birlik olarak "Avrupa" efsanesinin başlangıcı Rönesans'a dek geriye götürülebilir. İtalyan Rönesans'ından itibaren Avrupa ölçeğinde evrensel bir insanlık ruhu esmiş, Antik Çağ'ın kazanımları studia humanitatis ile orijinal dillerinde gün ışığına çıkarılıp parlatılmıştır. Matbaanın icadını izleyen 50 yıl gibi bir zaman zarfında Avrupa ölçeğindeki 220 kadar basımevinde yaklaşık 8,000,000 adet kitap basılmıştır. Bu dönem, çeşitli ülkelerdeki öğrenci ve hocaların bol bol yazışıp seyahat ederek birbirleriyle fikir ve bilgi alışverişinde bulundukları, son derecede canlı bir ortama tanık olmuştur. Gotik sanat yavaş yavaş terkedilir, feodalite gücünü günden güne kaybeder, krallıklar gelişir, coğrafi keşifler başlar, protestanlık doğar ve nihayet Aydınlanma'ya varılarak siyasal, hukuksal ve endüstriyel burjuva devrimleri gerçekleştirilir. Bu devrimlerle birlikte Floransa hümanizmansının başlıca esin kaynaklarından biri olan "Roma yurttaşı" da bilgide öne çekilmiş bulunan "nesne"nin "kapital" biçiminde somutlaştığı büyük bir gelişmenin ardından, yepyeni bir güçle tekrar doğmuş olur. Bu kazanımlar zorlu ve kanlı bir tarihsel süreçle ele geçirilmiş olup bedeli tastamam ödenmiştir.
Modernizm, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde doruk noktasına ulaşır; o noktadan sonra da Avrupa, iki Dünya Savaşı ve faşizm ile birlikte o doruktan hızla aşağılara doğru yuvarlanmaya başlar. I. Dünya Savaşı bir çok Avrupalı aydının büyük umutlar beslediği bir savaşken II. Dünya Savaşı sadece Amerika'nın kazandığı bir savaş olmuş ve merkez, Yeni Dünya'ya kaymıştır. Avrupa'nın çöküş sürecinin izleri Baudelaire, Nietzsche, Dostoyevski, Thomas Mann, Joyce, Kafka, Adorno gibi isimlerin yapıtlarında sürülebilir. Merkezin Yeni Dünya'ya kayması, sanat açısından hemen tümüyle "pop"un ve "kitsch"in egemen hale gelmesi demek olmuştur. Bütün referansların hiçe sayılarak nitelikli olan her şeyin "elitist" diye güya demokrat ve radikal bir tutumla dışlandığı bu popülist hegemonya, özellikle Soğuk Savaş'ın ardından SSCB'nin yıkılışı ve neoliberal politikaların hayata geçirilmesiyle birlikte adam akıllı pekiştirilmiş ve ancak postmodernist kuramların onayıyla ayakta durabilen bir sanat anlayışı ortaya çıkmıştır. Üstelik referansların terki meselesi, ne yazık ki sanattan belki daha hayati konularda da karşımıza çıkmaktadır. Joseph Beuys, Jannis Kounellis, Anselm Kiefer ve Enzo Cucchi'nin "Bir Katedral İnşa Etmek" adıyla kitaplaştırılan, 1985 tarihli tartışmaları, hem aydın burjuvanın salt kapitalist olarak rotasından sapmasının hem de bu sapmanın sanat ve politika alanlarında yarattığı kaotik boşluğun önemli bir belgesi niteliğindedir. Metalar ve kapital sınırsızca dolaşırken emeğin serbest dolaşımı konusunda büyük problemler yaşayan ekonomik globalizm, ulus-devletlerin duvarlarını aşar ve yurttaşların parlamento, parti, sendika gibi tarihi kazanımları ifade eden temsil olanaklarını onların ellerinden alırken insanlığı büyük bir kaosun, adeta yeni bir Ortaçağ'ın kucağına bırakmıştır. İnsanlığın elinde ise güdümlü bir Birleşmiş Milletler'den, bir yandan uluslarüstü, dev şirketlere diğer yandan da ekonomik çıkarları gereği sağa tutunup ayak diremeyi ya da göçmeyi yeğleyen işçilerine laf anlatmak için paralanıp duran Avrupa Birliği'nin İnsan Hakları Mahkemesi'nden ve nihayet ancak fonlarının büyüklüğü ölçüsünde söz sahibi olabilen STK'lardan başka bir temsil olanağı kalmamıştır. Bu "olanaklar" aslında tam bir olanaksızlık oldukları içindir ki her alanda olduğu gibi sanatta da "terör" türemiştir. Meşruiyet zemini de hukuki kurumları da henüz oluşmamış bir globalizmin yarattığı mevcut krizde sanat, Adorno'nun çoktan beri inanmadığı, ister istemez sahte ve cılız bir muhalefetin başına soyunmuştur.
Bunları yazarken halen yenik durumda olan Avrupa'dan tamamen ümidi kestiğimizi söylemek istemiyoruz; insanlığın yakın gelecekte muhtemelen ihtiyaç duyacağı güçlere dair bellek de ilgili referanslar da yine onun tarihinde mevcuttur; fakat tinin ve zamanın artık Avrupa adında bir evi yoktur, diyoruz. Eğer Avrupa belirli bir ruhun, bilincin, belleğin ve iradenin adı idiyse o bugün her yerdedir; yok eğer sadece belirli bir coğrafyanın adı idiyse bugün o coğrafya tarihi bir dekordan, bir parodi ve pastiş mekanından ibarettir. Bunadıkça saldırganlaşan Sam Amca'nın Haçlı operasyonlarına alet olan bu "coğrafi Avrupa"nın, İnsan Hakları Beyannamesi'ne ve herkesi bağlayan bir yaptırım gücü olacak, gerçek bir Birleşmiş Milletler'e, belki Kant'a doğru bir yolculuk yapması gerekiyor bugün - ki yaklaşık yüz yıldır aslında gerilediğimiz için, bu yolculuk geriye doğru değil, ileriye doğru yapılmış olacaktır. Kısacası, günümüzde ille de coğrafi Avrupa'dan bir şey beklemenin pek bir manası yok; çünkü önümüzü açacak olan değerleri insanlık olarak tarihten biliyoruz. İhtiyacımız olan şey ne yeni ve güçlü bir merkez ne de eski ulus-devlet yapısıdır; ihtiyacımız olan şey, burjuva demokrasisinin yurttaşlara sunmuş olduğu politik temsil olanaklarının bu kez evrensel olarak inşası, yani mecazen, bugünün "katedral"inin inşasıdır.
Çeşitli sanat dergilerinde, internette ve gazetelerde daha önce yayımlanan
yazı ve söyleşilerimizde aktüel bienal, sergi, panel vb etkinlikler vasıtasıyla,
biz sürekli olarak "hayati" olduğuna inandığımız bu temsil sorununu
gündeme getirdik. Böylesine global bir sorunu mikro ölçeklere hapseden ya da
tümden yoksayan kuram ve pratiklere sürekli olarak epistemolojik tahrifatı ve
ekonominin iş görmeye devam eden nesnesini hatırlatmaya çalıştık. Yazdıklarımızın
kimi zaman hayli provokatif bir kılığa bürünmesine karşın herhangi türden bir
yanıtla, bir katkıyla karşılaşamadık. Bu ve aşağıda açacağımız bir çok şey yüzünden,
"içerdeki" kültürel manzara karşısında - şikayetçi olmayı tamamen
geçtik - son derecede karamsarız. Bir giriş mahiyetinde olmak üzere, 16 Mayıs
2006 tarihinde Murat Belge'ye gönderdiğimiz, yanıtsız mektuptan iki bölüm aktarmak
istiyoruz:
"Biz yıllar yılı talibi ve talebesi olduğumuz modern den geçemedik; yani
modern paradigmayı içselleştirme konusunda rüştümüzü ispatlayacak yapıtları
ortaya koyamadık. Böyle bir farkındalığın, örneğin Paz'ın Yalnızlık Dolambacı
ya da Shayegan'ın Yaralı Bilinç i somutluğunda ve niteliğinde bir örneği yok
elimizde. Oysa akademik bir tez ya da roman biçiminde olmayan, bu türden, açık
açık konuşan bir yapıta çok ihtiyacımız var. Böylece bir anlamda, rahmetli Oğuz
Atay'ın günlüğünde bahsettiği Türkiye'nin Ruhu projesinin ne yazık ki hala tamamlanmamış
(belki de başlatılmamış) olduğu söylenebilir. Bu konuda çok doğru izler üzerinde
olduğunuzu düşündüğüm, son derecede önemsediğim tespitleriniz, vurgularınız
var. Örneğin, toprak mülkiyeti, kapıkulu düzeni, Dostoyevski'ye karşılık Recaizade,
acıya karşılık gülmece, devrimin üç sloganına burada adalet in de eklenmesi
vb. Türkiye'nin Ruhu, tam da buralardan yola çıkmalı, diye düşünüyorum."
"Türkiye'nin Ruhu nun Türkiye'ye anlatılamamasının bedeli çok ağır olmuştur. Söz konusu bedel, bize 70'lerin başında, bize özgü bir küçükburjuva sınıfından başkaca bir toplumsal sınıf yaratamadığımızı göstermek gibi sevimsiz bir işe kalkışmış bulunan Oğuz Atay'ın yazgısından tutun da ressamlarımızın bir çoğunun hala bir Picasso resmini görememeleri ne, edebiyatın bu ülkedeki köşebaşlarını tutanların Ulysses'i hala anlayamamalarına, aydınlarımızın Einstein'ın evreniyle Newton'un evreni arasındaki farkları kavrayamamalarına, Schönberg'in Bach'a bağlı olarak izah edilememesine, 1525 Alman Köylü Savaşı'yla 1689 İngiliz Uzlaşması'nın arasında bir bağlantı kurabilenlerin azlığına vb. kadar, her alanda ödenmeye devam etmektedir. Böyle bir durumda elbette yeni Oğuz Atay'lar kitaplarını bugün de yayımlatamayacaklar, bugün de bir başlarına kalacaklardır. Oysa yurtdışına öğrenime gönderilen onca aydınımıza karşın modern in hakkını hala veremediğimiz bu kadar ortadayken bir taraftan da bakıyoruz ki pek çok postmodern düşünür ümüz, sanatçı mız, star ımız var bizim! Açıkça söylemek gerekirse, arkalarına aldıkları postmodern yeller sayesinde rahatça sörf yaptıklarını zanneden bu kişilerin gerçekte savruluyor olmaları çok daha muhtemeldir. Çünkü ne yazık ki modern akabelerden geçmeden ulaşılabilecek hiçbir postmodern düzlük yok."
Mektubumuzda andığımız "Yalnızlık Dolambacı" ve "Yaralı Bilinç" örneklerini tekrar önümüze koyarak soruyoruz: Evet, böyle bir farkındalığın belgesi niteliğinde ne/neler var elimizde? Biz bunları ortaya koyabilmiş olsaydık Picasso ve Rodin sergileri bu kadar sessiz sedasız, tartışmasız ve gündemsiz geçip gidebilir miydi? Ya da el birliği ile bir "fenomen" haline getirilmiş bulunan yazar Orhan Pamuk, hiçbir yazınsal perspektif içermeyen, bütünüyle hamasi ve düzeysiz bir "karalama"ya hedef olabilir miydi? Edebiyat, resim, müzik, felsefe, tarih - bunları bilgi çerçevesinde, olgu çerçevesinde, ilgili disiplinin hakkını vererek konuşamıyoruz. Sanki insanlığın kazanımı olan bilgiyi kendimize mal edip "biz" dediğimiz, "kültürümüz" dediğimiz, "insanımız" dediğimiz şeye yeterince ayna tutabilmişiz, kendimizi didik didik edip anlamışız gibi "moda" terimlerle, yine "moda" konuları güya inceliyor, ya hazdan esrimiş estet zevat olarak ya da düpedüz prezantabl bir pazarlamacı edasıyla kültürel alanda arz-ı endam ediyoruz. Oysa araştırılacak çok şey, katedilecek çok yol, yapılacak çok iş duruyor önümüzde. Yeter ki şairin Necip Fazıl'ı, Ece Ayhan'ı Mallarme ve Pound ile yan yana okuyabilsin; yeter ki ressamın 20. yüzyılın başında Fransa'da yapılmış olanla Osman Hamdi Bey ve Gerome arasındaki mesafeyi idrak etmek zahmetini göstersin; yeter ki sosyalbilimcin örneğin Hegel'i okumak gibi bir vehme kapılmış olsun; yeter ki tarihçin olgulara karşılaştırmalı bir yöntemle eğilsin ve salt fenomenolojik olanla yetinmesin. Gerçekte ekmek kadar, su kadar gereksinim duyduğumuz bilgileri artık zamansızlıktan mı, tembellikten mi yoksa görüsüzlükten mi, demode sayıp bilmemeyi sürdürüyoruz. Niçin? Yetişmemiz lazım! Fakat neye? Benzer yollardan geçmeden, o yoldan daha önce geçmiş olana nasıl yetişmeyi düşünüyoruz?
Fakat ne yazık ki tren hepten kaçmış gözüküyor; bugün dahi sorulmayan bazı soruları en geç 60'larda sormuş olmalıydık. Ama bunu yapamamış ve kendi aydınlanmamızı bir türlü gerçekleştirememiş olmamızın tarihsel nedenleri var kuşkusuz. Her şeyden önce bunları ortaya çıkarıp anlamak gerekir; bu ise gene kendimize dair kadim savunma reflekslerini bir tarafa bırakabilme ve yüzleşebilme cesaretini haiz olmayı gerektirir. Oysa etimolojik sözlüğümüzü açıp baktığımızda gördüğümüz büyük kavramsal boşluk, önümüzdeki en büyük engeldir. Dille yoğrulmuş kavramlarımızın eksik oluşu, düşüncemize ket vurur ve tek bir adım bile attırmaz bize. Kavramlarımız eksiktir; çünkü tek cümleyle söylemek gerekirse, bilgi gelmemiştir. Bilgi gelmemiştir; çünkü talep edilmemiştir. Talep edilmemiştir; çünkü bu talebi dayatan tarihsel-ekonomik koşullar oluşmamıştır. Böyle olunca da kültürden ziyade kültle ilişkili, ancak bir çocuğun görüsüne ve saflığına sahip bir toplum söz konusu olur ve bu toplum, neredeyse bütünüyle, merkezin oluşturduğu konjonktürün insafına terkedilmiş bir halde yaşar. Farkında olmasa da varlığı ve bekası her an tehdit altındadır - ki içten içe bunu sezdiği içindir ki her an defans halindedir.
Evet, biz pesimistiz, biz demodeyiz, biz 2010'da verilecek payeye fazlaca sevinemiyoruz. İlgili kişilerin Picasso'ya, Joyce'a, Schönberg'e dair yorumlarını hala okuyamadıkça, Orhan Pamuk'u Lacan'la, Thomas Mann'la, OğuzAtay'la, Kemal Tahir'le, Tanpınar'la vb bağlantılı olarak değerlendiren yazıları göremedikçe, şairleri reklamcılık mutfağında mutlu mutlu hamur yoğururken izledikçe, Doğan Hızlan'a hizmet ödülü değil de onur yazarlığı payesi verildikçe, niteliksizliğin ve kavramsızlığın sanat ve kültür esnaflarının çarkını Allah'a şükür döndürmeye devam edebildiğine tanık oldukça, bu yazıdan alınması gereken kişiler alınmadıkça da karamsarlığımız sürecektir.
Sabahattin Tuncer, Özcan Türkmen 04/12/2006
Modernist sanatın dünüyle yarını arasındaki Postmodern Araf'ta
Wittgenstein'ın bizi konuşamayacaklarımız hakkında susmaya davet etmesinden bu yana, aşağı yukarı seksen yıldır, sıkıntılı bir Araf'tayız. Sanat söz konusu olduğunda, kimileri gerçekten uydular bu çağrıya; uymayanlarsa konuşabilmek adına daha çok bir this has been done before ile yetinmek zorunda kaldılar. Ama son otuz, kırk yılın tozpembe postmodern bulutlarının dağılmaya yüz tuttukları şu günlerde, nihayet o eski yıldızı tekrar seçebiliyoruz sanki. El uzatasıya yakın, davranınca uzak, ayartırcasına göz kırparak bize fısıldıyor o yıldız: "senin geleceğinim - bil, bul beni!"
Eteğimizdeki taşları toplamaya başlayalım öyleyse: Modern, belirli bir zamandaki mevcut üretim ilişkilerine/tarzına karşılık gelip onları/onu temsil edebilen şeydir (Yoruma Doğru, Mehmet Ergüven). Bu anlamda, örneğin, rönesans da romantizm de zamanlarının modern sanat tutumlarıdırlar. Modernizm ise modernin temel ölçüt olacak kadar bilincine varılıp onaylandığı bir anlayışı ifade eder . O halde modernizmin artsüremli bir bakışla kavranıp devreye sokulan tarihsel diyalektiğe dayandığı söylenebilir. Pek iyi, tam olarak neden kesintiye uğramıştır veya terkedilmiştir modernizm; ne olmuştur da Hegel'de anlatımını bulan o yadsıma yasası, postmodernizmin olumlayıcı tarihsizliği ile görünüşte yer değiştirmiştir? Tek tümcede yanıt vermek gerekirse, modernin tanımı ve modernizmin pratiği çerçevesinde sorun, üretim ilişkilerinin dönüşüm hızı ve kararsızlığıyla sorunlu hale gelen temsil pratiğinin, modernizme bir değer negatifi halinde geribeslenmiş oluşudur. Marx'tan günümüze, kapitalizmin mutfağındaki üretim ilişkilerinin hem entropisi hem de dönüşüm ivmesi sürekli artmış ve mahiyeti tümüyle belli olmayan bir globalizme doğru sancılı ve kaotik bir yol tutturulmuştur. Büyük savaşlar, büyük umutlar ve büyük hayalkırıklıklarıyla dolu bu yolda sanatın kendisi de yaşamaya devam edip yola ayak uydurmaya çabalayan insanların kendileri gibi parçalanmış; tamamen susmadıysa şayet, kekemeliği büsbütün ilerlemiştir. Demek ki yukarda bahsettiğimiz Araf, öncelikle kapitalizmin eseridir. Ama - her halde Big Brother'a pek bir şey söylenemeyeceğinden - fatura modernizme çıkarılmış; Marinetti, Duchamp, Braque, Stalin gibi yan yana durmaları tuhaf kaçan, ak ya da kara, ama mutlaka keskin figürleriyle modernizmin, Soğuk Savaş ve sonrasının kamuoyuna sıkı bir özeleştiri sunması talep edilmiştir. Ne ki yorumsama masasındaki otopside psikanaliz ve göstergebilim gibi görece geç geliştirilmiş neşterler kullanılınca kadavra tanınmaz hale gelmiş, modern post lanmıştır.
Yaşanan onca şeyden sonra ve yaşanmakta olan onca şeyle birlikte, postmodernizm gibi hakiki yanılsamalar içeren, tepkisel/romantik bir sürecin başlayıp geliştiğine şaşmamak gerekir. Hatta iyi bir tarih okuması, bir yandan benzer süreçlerin geçmiş varlıklarını bize anımsatmak, bir yandan da asıl yönsemeye dair fikir vermek suretiyle bizi böyle bir dönemin kaçınılmazlığına ikna edebilir. Gerçekten de postmodernizmi, bir takım cinayetleri faili meçhul bırakmamak adına çoğunca yanlış kişileri yakalayan, kimi zaman da hırsız diye kendi koluna yapışan, beceriksiz bir polisin, bir zehir hafiyenin işbaşındaki atraksiyonlarını izler gibi izlemek, ibret verici olduğu kadar, keyiflidir de. Örneğin, o, aydınlanmanın - ve onun uzantısı sayabileceğimiz modernizmin - logosentrik (sözmerkezci) olduğunu mu öneriyor, o halde çelişkilerin keskince ortalıkta durduğu yerde logosun duruma el koymasının zorunluluğunu itiraf ediyordur. Ya da "temsil yoktur, sunum vardır" mı diyor, o zaman "ben anlamaktan acı çekiyorum" demek istiyordur. Aynı bağlamda "meta-anlatılar öldü!" buyurduğunda da "suskunun olamadığı yerde anlatılar sürer ve anlatılar arasında kimi meta-anlatılar varolur; ben, meta-anlatıların öldüğünü ilan eden bir meta-anlatıyım!" altyazısı okunabiliyordur. Bütün bunları sizin bir çocuğun "gu" derken "su"yu kastettiğini bilip ona asıl gereksinimini vermeniz gibi, gerçekliğin diline tercüme etmeniz gerekmektedir. Aksi takdirde, yani diyalektiği postmoderni de dışarda bırakmayacak denli iyi kavramadıkça, kendinizi yeldeğirmenlerine kılıç sallayanlara kılıç sallarken bulabilirsiniz.
Ama Derrida'nın ayağının bizzat kendisinin eleştirdiği mevcudiyet metafiziğine veya Wittgenstein'ın merdivenindeki bir basamağa takıldığı yeri ayrımsayabildiğimiz gibi, çelişkisizliği veya özdeşliği örnekseyen suskunun eşyanın tabiatına aykırı olduğunu da anlayabilmeliyiz. Susamayız; sessiz odalarda alttan alta işler beyaz gürültü; atomlarınsa -273 de sustukları varsayılır. Böylece Wittgenstein'ın sorduğu soruların, mesela neyi konuşamayız ın ve nasıl konuşuruz un önemi bir kez daha gündeme gelir. Kaldı ki bir kez sormaya başlayınca ardı arkası gelmez sormanın: Modernizm susması gereken bir yerde konuşmakla susku sınırını hiç ihlal etmiş midir acaba? Veya bir sürçü lisan ettiysek affola yı gerektirecek modernist lapsuslar söz konusu olmuş mudur? Veya modernizmin tüm saatleri birer saatli bombaya çevirmesi ona neler kaybettirmiştir? vb. Bugün, kuramsal açıdan sorun, aydınlanmanın aklığına vurulduklarında bir hayli karanlık kalan Freud, Saussure, Lacan vb. köşe taşlarının aydınlanmanın diyalektiğine eklemlenebilmesine ilişkin gözükmektedir. Nitekim bu sorunun çözümüne yönelik çabaların değerli bulunduğu, Zizek gibi isimlere gösterilen ilgiden anlaşılmaktadır. Buna koşut bir diğer açılım da popüler kültürün veri alınmasıdır ki Frankfurt Okulu'ndan bu yana, bu tutum neredeyse olmazsa olmaz hale gelmiştir. Sözünü ettiğimiz bu karanlıklar ak tablomuzla ne ölçüde bağdaşabilirler? Gerekli ve mümkün olmalıdır bu bağdaşım; çünkü gölge olmaksızın, salt ışıkla gerçekçi bir tablo oluşturmak bir mimesis kusuru, dramatik etkisi zayıf bir chiaroscuro (ışık-gölge) demek olacaktır. Öte yandan, üretim ilişkilerindeki dönüşümleri ve bunların hayatımıza teknoloji, meta, ideoloji vb. olarak, her boyutta yansımasını hala net bir biçimde gözlemleyebiliyorsak, postmodern kuramı fazla şımartmamamız ve onun bindiği dalı kesmesini de alkışlamamamız gerekir. Demek ki bütün mesele, aşağı yukarı, düşüncelerimizin dil e gelişine dair yeni farkındalıkları, dilin düşünceye ve düşüncenin gerçekliğe uygunluğuna dair eski inancımızla, kantarın topuzunu iki tarafa da fazla kaçırmadan bağdaştırabilmektedir. Çünkü suskunun sahnelenemediği bu oyunda, şayet semantik tümden yadsınmayacaksa, gösterge balonlarının ipleri belirli gösterilen tutamaklarına bağlanmak zorunda kalınacaktır.
Söz hazır oraya gelmişken, temsil sorununu açmakta yarar var. Postmodernizmin savladığı gibi, temsil sahte, giderek hepten olanaksız bir şey olabilir mi acaba? Bu soru modernizmi koskoca bir palavraya indirgeyebilecek kadar mayınlı bir alana ayak basar. Ama modernin, dolayısıyla üretim ilişkilerine denk düşüp onu temsil ettiğini savlayan herhangi bir şeyin palavra olması, ancak üretim ilişkilerinin palavra olması kaydıyla gündeme gelebilir. Oysa PC'nin transistörün icadından önce varolamaması, Pentium işlemcilerin Intel286 işlemcisinden önce, mesela 1990 yılında üretilememesi türünden gerçekler - ve bu gerçeklerin kaçınılmaz olarak akla getirdiği artsüremlilik fikri - postmodernizm içinde herhangi bir yere konulamaz. Otomobillerin ve bilgisayarların hızı giderek artıyor ve bunlar işlevsel olarak olduklarından başka şeylere dönüşüyorlarsa, modern yaş(atıl)ıyor demektir. Demek ki bir Levi's kotu veya bir Porsche'yi 1990'la ilintilendirmektense mesela Ortaçağla ilintilendirmek zorlama olduğu kadar bir kaçıştır da. Kaçmak hoş ve kimi zaman gerekli, susmak yerine konuşmak da güzel ve vazgeçilmez olabilir; ama üretilip yaşanılan şeyin hakkını verememenin ve mevcut gerçekliğin mimesisine ulaşamamanın acısı da bir taraftan sızım sızım çekilir. Kaldı ki "herhangi bir şeyi temsil etmiyorum" diyenin gene de bir şeyleri temsil etmekte olduğu, tutarlı bir şekilde savlanabilir. Örneğin, malzemeyi böylesine çeşitlendirerek gün be gün yeni nesne-yapıtlar üretmenin mantığıyla kapitalizmin meta üretme mantığı, çoğulculukla globalizm ve liberal sağ politikalar, simulacrum ile kullanım değerini adam akıllı unutmuş bir toplum (Jameson) vb. arasında kimi bağıntıları göstermek mümkündür. Ama postmodernizm kendi fenomenolojizminin bu şekilde tekrar fenomenolojiye tabi tutulmasından elbette hoşlanmaz; çünkü çıplaklığını duyurduğu kralın karşısında giyinik olduğunu varsaymak ister.
Temsil olanaksız değil, olsa olsa, üretim ilişkilerinin dönüşümünün baş döndürücü - ve kimi zaman mide bulandırıcı - hızından ötürü ve özellikle bu dönüşümün yönsemesinin belirsiz ve sancılı bir niteliğe büründüğü dönemeçlerde, son derecede sıkıntılı sayılabilir. Fakat bu sıkıntı, kararsızlığın - elbette yine geçici olacak - yeni bir kararlı denge noktasına varmasıyla birlikte aşılacaktır. Bu arada yaşadığımız süreçten bazı önemli sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bunların belki en başta gelmesi gerekeni, kapitalizmle modernizm arasındaki geçirimsiz ilişkide, modernizmin yükselişinin çoğunca kapitalizmin yeni bir krize girişine eşlik eden bir olgu halinde saptanabilmesidir. İkinci olarak, temsil sorununun sonuçta altyapıyla üstyapı arasındaki mimetik ilişkiye gönderme yaptığını ve postmodernizmin bile mimesisin çekiminden kurtulamadığını görebiliriz. Bu bağlamda asal ve kaçınılmaz olan, yapılararası tekabüliyet anlamında mimesisin kendisidir; modernizm, patlak vermiş bir krizin kimliğine bürünürken postmodernizm, krizin henüz ufukta gözükmediği veya bastırıldığı, dingin ve uyumlu bir duruma öykünür. Doğaldır ki hemen her koşulda, böylesi dingin ve uyumlu bir durumun kendisinden çok hayali vardır ortada. Ama kaygımızın büyüklüğü, bizi bile bile bir hayale tutunmaya sevkeder. Böylece eski sandıklar açılır ve üretim ilişkileri bize yeniyi beğendirene dek, geçmişin kendisi moda olur.
Kuramdan Auschwitz'den sonraki sanata - mimari belki bir parça dışarda kalmak üzere - dönecek olursak, postmodernizmin orada hemen hiçbir şey söylemediği halde, susmayı da kendine bir türlü yediremediğine tanık oluruz. Modernizm, zamanının üretim tarzına uygunluk arayışı içinde, soyutla ve ifadesini geometride bulan bilim öykünüsü ile buluşmuşsa da yine oralarda bir yerlerde ekspresyon (ifade/anlatım/dışavurum) diye bir şey de varolmuştur. Postmodernizm, o ekspresyona tutunmuş ve bunu Dada'nın karşı-sanatı ve kolajıyla harmanlamıştır. Öyle ki nesnenin yükünden kurtulmaya çalışan soyutun karşısında, postmodernin hemen her türlü mekanı ve malzemeyi çoğulculuk adına sahiplenen pratiği bir hayli heretik (sapkın) görünür. Postmodernizmin bu tutumu, aynı zamanda, tinin kendisini nesne üzerinden olumsuzlamasını bekleyen Hegelci görüngübilimin de bir anlamda tersine çevrilmesini içerir. Karşı-sanata gelince, bu olguda kolajdaki gibi tekil değil, çifte bir yadsımayı farketmek mümkündür: Sanat kurumuna ideolojik karşı çıkışında yapıttan ve sanat dilinden vazgeçmeyişi, karşı-sanatı sonuçta hem politik eylemin hem de sanatın yadsındığı bir durumla yüzleştirir. İnsanın ussal/toplumsal doğasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, sanat, örneğin felsefe kadar - ve felsefenin kurumsallığı anlamında - kurumsaldır ki üretilip sanat yapıtı diye ortaya konmuş nesne-yapıtlar ister istemez bu kurumsallığın iyiden iyiye incelmiş eleğine tabi tutulurlar. Oysa sanattan dışarı taşmak isteyen nesne-yapıtları ereksiz ereksellik dışına da taşıran ekspresif fazlalıklar - ki burada fazlalık sözcüğü kitsche göz kırpar - o elekten geçebilecek gibi değildirler. Yaratmak ve oynamak eylemleri insani özgürlükle doğrudan alakalı oldukları halde sanat, homo ludens in (oynayan insan) rastgele bir etkinliğine indirgenemez. Ayrıca bir yapıtın sanat yapıtı olup olmadığı konusu - tıpkı dile getirdiğim bir düşüncenin felsefe sayılıp sayılamayacağı konusunda olduğu gibi - yapıtı üretenin öznelliğinden ve yapıtla kurulabilecek her nevi duygusal ilişkiden bağımsızdır. Sanatın ussal karakteri, bu karakterin ortaya çıkmasında sözümona son derecede belirleyici oldukları savlanan seçkinci ideolojiler ve/veya hegemonik güçler bertaraf edilse bile, olgu dahilinde ayrımsanabilir kalır. Başka türlü söylemek gerekirse, sanatın kavgasında her zaman bir işçi-işveren kavgasından fazla ve ayrı bir şeyler bulunur.
Böylece tekrar ekspresyon konusuna dönmüş olduk. Hemen söyleyelim ki ekspresyonizm, dadaizm gibi, modern sanatın üvey evlatlarından biridir. Ama ekspresyonun kendisi ekspresyonizme - daha doğrusu hiçbir izm'e - malolmayacak kadar eski bir hayalettir. Öyle ki bu hayaleti happening den action painting e; oradan ekspresyonizme; oradan Van Gogh, Gauguin ve Toulouse-Lautrec'e; oradan Goya'ya, Bosch'a, Rembrandt'a, Caravaggio'ya; oradan eski Grek ve Mısır sanatlarına; oradan da Lascaux Mağarası'na değin kovalayabiliriz. Ekspresyon çoğunca ürkülerimizin ve heyecanlarımızın altında yatan fizyolojiye atıfta bulunur. Vebadır, korkunç yarasını sergileyen bir dilencidir, raşitik bir çocuktur - Bütün bu durumlarda, bir anın durallığındaki şoke edici görüntüye, bir epifani ye (kutsallığın kendini göstermesi) yaslanır. Ama Maleviç'in süprematist döneminde bile sezinleyebileceğimiz ekspresyon, sadece ona tutunamayacağımız kadar yapışmıştır forma; olanaksız salt ekspresyon, olanaksız salt formun alter-egosu gibidir. Aslında birlik içindeki bu düalite, bize felsefedeki madde-ruh ikiliğini çağrıştırır; ekspresyonist de ruhu maddeye dökmenin esrarı peşindeki bir tür simyacıdır. Öyle ki hakikat, Odin'inki gibi, iki yüzünden biri mevcut olmayan bir disktir sanki; yazı ve turanın aynı şey demek olduğu maddesel kısım söz konusu olduğunda konuşabiliriz; ama diskin olmayan yüzü, suskudur. Munch'un çığlığı, çığlık olduğu kadar suskudur bu yüzden; çığlığın dışavurumu, etkisini dıştan ziyade içe vurulmuş olmasına borçludur. O çığlığı görebilmek için, tıpkı resimdeki köprü üstünde yürüyen o diğer iki kişi veya Laokoon'a bakan Lessing gibi, onu işitmememiz; damarlarımız içinde sessizce dolaşan kanımızı birden karşımızda görür gibi görmemiz gerekir. Aynısı Guernica için de geçerlidir; bu resimler, espas içindeki forma dair yüzeyel gerilimi, aynı zamanda sesle susku arasındaki bir gerilime de dönüştürmüşlerdir.
Psikanalizin gelişimi - iki büyük savaşın ve nükleer tehdidin yanı sıra - ekspresyonun öne çıkmasındaki başlıca etkenlerdendir. Ama ekspresyon hayaletinin modernizmle bağlantılı bu geri dönüşü, ekspresyonun kutsanmasıyla olduğu kadar, biçimin tükendiği savıyla da ilişkilidir. Ekspresyonun biçimin yakasını zaten hiç bırakmamış olması bir yana, biçimin tükenmesi diye bir şey söz konusu olabilir mi acaba? Biçim, sanat dilinin ta kendisi olduğuna göre, tükenen bir şey varsa bunun dilin kendisinden ziyade gramer, deyimleme ve sentaks gibi, verili bir ifade içinde çözümlediğimiz dilsel kurucu-yapılar olması çok daha muhtemeldir. Durum böyleyse de üretim ilişkilerinin tuval resmiyle sorunlu olduğu bir zamanda, geliştirilecek yeni ve modern sözdizimlerine tuvalde pek yer kalmamıştır. Çünkü üretim ilişkilerinin etkinliği ile tuval, ekran a dönüşmüştür; modern sanatın bugünkü suskusu da, metaforik olarak, bu metamorfoza dairdir. Gene de mesele tuvalden kalkıp ekrana taşınmakla çözülebilecek gibi değildir; böyle olsa, postmodernizmin çoktan suskunun ötesine geçmiş olduğu söylenmelidir. Oysa sadece postmodern olanı, yani bilgisayar ekranındaki görüntüyü tanıyıp oraya varana kadar altta işleyen moderni, yani fiziği ve matematik kodu bilmeyen postmodernizm, bilmediği bir dilin sözdizimini de söküp yeniden üretemez. Bunun yerine, üretim ilişkilerini temsil etmemek, hatta hiçbir şeyi temsil etmemek gibi bir olanaksızlılığa (!) bel bağlar ki sonunda kemirdiği ekspresyonu tümüyle tüketmek durumuna düşer. Nitekim bugün vardığımız yer, artık ekspresyonist dahi olunamayan acıklı bir yoksulluktur.
O halde, modernist sanatın yakında tekrar aramıza döneceğini müjdeliyoruz. Tabii
bu kimi hüsranları da beraberinde getirecektir. Örneğin, bugünkü kimi kavramsal
kolaycılıklar, maalesef olamayacaktır. Yine, boyalarımızı yalnızca kendimiz
veya dostlarımız için yapacağımız, belki de meraklılarına satacağımız resimlerde
kullanacak olmamız da kuvvetle muhtemeldir. Benzer şekilde, sergi salonlarındaki
açılış kokteyllerimizi de, sevip duvara astığımız tablolarımızı da galiba çok
özleyeceğiz. Yerleştirmelerin ve yontuların kamusal alanlarda yaşama şansı olabilecekse
de elle tutulabilir nesne, resim sanatından uçup gidecek gibi gözükmektedir.
Hemen hemen kesin olan bir diğer konuysa, ortada sanat adına salt görsel, salt
işitsel ya da salt yazınsal karakterde hemen hiçbir şeyin kalmayacağıdır. Çünkü
sanatın bunları aynı potada eritecek mecrayı bulduktan sonra o mecraya sırt
çevireceğini düşünmek için ortada fazla sebep yoktur - Nedir o mecra?
Modernin günümüzdeki en açık örneği olduğu halde, nedense postmodernin alamet-i farikası olarak algılamaya devam ettiğimiz bilgisayarla mutlaka kınamamız/küçümsememiz gereken bir şeylerin yapılmakta olduğu, çoğumuzun, çoğu aydınımızın paylaştığı bir yanılgıdır. Bu, ne ayet ne kadı dinleyen, ama şeytan icadı da olmayan bir saz dır artık. Bilgisayarın kendisi esaslı bir temsildir; ama onun temsil ettiği şey, kapitalizmin sanal gerçekliğinden ibaret değildir. Milyonlarca insanın bağlandığı iyi kötü, küresel bir ağ, adeta organik bir aygıt vardır bugün elimizde. Bu insanların hiçbir gerçek ve insani iletişimde bulunmadıkları, orada kendilerini değil de fantastik kişiliklerini ifade ettikleri, kapitalizmin manipülasyonuna tamamen açık bir mutsuz bilinçle porno ve reklam çöplüğüne batmış, asosyal mahluklar oldukları vb., içinde insana dair en ufak bir güven taşımayan, bir yönüyle tutucu ve korkak, diğer yönüyle aşağılayıcı ve saldırgan önyargılarla dile getirilen şey, bir tür fantazmadan veya bir tür gotik korkudan öteye geçemez. Belki bizim de aralarına dahil olduğumuz bu insanlar, hiç kuşkusuz, bizim de dönmemiş olduğumuz gibi, Rousseau'cu bir özlemle tekrar doğaya dönmeyecekler veya özgürlük yolunda önceki kuşakların verdiği mücadeleyi aynı şekilde sürdürmeyeceklerdir. Bilgisayar, ne kutsanacak bir meta ne de lanetlenecek bir canavardır; olsa olsa, gücü mertebesinde elbette büyük tehlikelere de gebe bir gereçtir. Bu gereç, ikili kodun ve etkileşimin tüm gizilgücüyle yakın geleceğin modern dijital sanatına sahne olacaktır ki bu yönde ilk yapıtlar verilmiştir. Ama yapıt ın ne olduğuna dair fikrimizi de kökten değiştirecek kadar atipik olan/olacak bu yapıtların, örneğin resim sanatının tuvalle yüzlerce senede katettiği yolu on senede katetmesini de beklememek gerekir. Her şeyden önce alışkanlıklar gözden geçirilmeli ve - varsa - ileri gitmiş/geri kalmış saatler, Apollinaire'in şaşırtıcı dehasının görebildiği tam şimdi ye ayarlanmalıdır.
Biz türkler, tarihimizi tarihinde resmedemedik. O güzel treni kaçırdığımıza ne kadar üzülsek az, ne kadar hayıflansak geç ve faydasız bugün.
Özcan Türkmen, 07/07/05
Coltrane ve Parker gibi bazı ünlü cazcıların enstrümanları satılığa çıkarılmış!
Haber, zihnimi belirli belirsiz meşgul ediyordu ya bu gece Bergman ın Winter
Light ını izledikten sonra yazmak farz oldu.
Önce Bergman'ın filminden başlayalım: Bergman'ın İnanç-üçlemesine ait film, insanın tanrıyla ilişkisine ele alır. Film boyunca gerek başroldeki rahip gerekse kilisenin küçük cemaatini oluşturan diğer karakterler tanrıya inançlarını sorgulayıp dururlar. Her şeyden önce, tanrıya inanmanın bir gereklilik, bir ihtiyaç olduğunu hissetmektedirler. Çünkü tanrı, - eğer bunların bir anlamı varsa - bu dünyada çekilen acıların anlamı dır. İçlerinde tanrı inancı olmayanlar, yapıp etmelerinin sonucunda kendilerini yitmiş ve terkedilmiş hissederler. Tanrıya inananlara gelince, onlar da çektikleri onca acı karşısında sessiz kalan tanrıdan kuşkulanmakla, inanmayanların hissettikleri terkedilmişlik duygusunu ister istemez paylaşırlar. Bu, her türden fiziksel acıyı kat be kat aşan, öyle büyük bir acıdır ki İsa, çarmıhta asılıyken aynı terkedilmişlik duygusu içinde beni neden terkettin? diye haykırmıştır. Böylece, sınav ın insan doğasını aşan zorluğu, inansın veya inanmasın, filmin karakterlerini aynı sona ulaştırır : Keşke inanabilsek, keşke inanabileceğimiz bir şey olsa.
Nietzsche nin Tanrı öldü diye yazdığı zamanı, yani aşağı yukarı o tarihleri, insan-tanrı ilişkisinde yeni bir dönüm noktası olarak imleyebiliriz. Endüstri devrimiyle birlikte tanrı simgesel olarak ölmeye başlamış, yerini makinalara, makinalarla üretilen metalara bırakmıştır. Filmin kahramanlarının neden bunca yoğun bir terkedilmişlikten muzdarip olduklarını kapitalizmin gelişmişliğiyle beraber düşünürsek daha iyi kavrarız: Onlar, bir bakıma, bir ide olarak herkesçe ulaşılabilir ve inanç düzeyinde herkesi eşitleyen bir tanrı tarafından terkedilmiş olmanın acısını duyarlar. Çünkü tanrı artık bir ideden çok bir maddedir; ya da başka türlü söylemek gerekirse, ikonografi artık tine değil, maddeye içkin özellikler üzerine kurulmaktadır. Bu ise tinsel olanın cismanileştirildiği bir paradigmadan cismani olanın tinselleştirildiği bir paradigmaya geçişe ve vurgunun tin den madde ye kaydığına işaret eder.
İlgili dönüşüm süreci, kendi doğrultusunda o kadar büyük mesafe katetmiştir ki bugün Winter Light'ın ya da - örneğin - Godot'yu Beklerken'in izleklerini demode bulmak mümkündür. Zira gerek Bergman'ın aradığı tanrı gerekse varoluşçuların aradığı anlam bulunmuştur(!) : Bu tanrı orijinal, nadir, herkesin ulaşamayacağı bir metadır; anlamsa bu metaya sahip olmak. Demek ki burada hıristiyanlıktan paganlığa, hatta totemizme, animizme doğru bir teo-kronolojik gerileme söz konusudur. Ama bu gerilemenin, mistifikasyon düzeyinde bir gerileme olmadığına dikkat etmek gerekir. Bilakis, mistifikasyonun hem öznel hem de toplumsal alanları eskiyle kıyaslanamayacak ölçüde genişlemiştir. New Age inanışlarını, odalarının - ki kişinin kendi odası, artık kişisel tapınağı dır - duvarlarını pop starlarının posterleriyle - yani seçimlik, öznel ikonlarla - kaplayan hayranları ya da devasa konser organizasyonlarında yaşanan katartik ekstaziyi düşünelim. Bu ve benzer olgularda, kişilerin fetiş-metaların tanrısallığına katılmaları, dünyayı unutmaları, kendilerini kendi dinlerinin şamanları ya da düpedüz tanrıları olarak koyutlamaları vb yüksek dozlu mistifikasyonlar mevcuttur. Kimileri bu tür mistifikasyonları insanların merkezi dinlerin otoritesinden özgürleşmeleri diye okumakla yanılgıya düşmektedirler; çünkü bu olguların sonuçta neyin merkez-dinsel yapısına bağlandığını görmemekte, görmek istememektedirler.
Çağdaş ritüellerin, tanrıbilim tarihindeki görüngülerle karşılaştırmalı olarak okunması ne kadar verimliyse de biz yine meta ya dönelim. Bugün meta sözcüğünden salt metaları değil, işlevsel olarak meta kılınmış tüm insanları ve insan etkinliklerini de anlamamız gerekir. Örneğin, müzik endüstrisi tarafından star haline getirilmiş bir müzik grubu, aslında bir metadır. Meta, en geniş tanımıyla, üzerine bir ruh üflenmiş bir maddedir. Metayı fetiş kılan, üzerine üflenmiş ruhun oluşturduğu o büyülü aura dır. Bu aura, para eden, yani metayı orijinal, nadir, herkesin ulaşamayacağı bir nesne olarak fetiş kılan şeydir. Bazan aura, uyduruk bir ciladan, içi ideolojik olarak doldurulmuş boş bir yüklem den ibarettir; ama çoğu zaman da kapitalistin sömürdüğü özgün insan emeğinin örtük adıdır. Kapitalist, durmadan sürüme sokabileceği yeni auralar keşfeder /oluşturur. Emekçiye düşen, söz konusu auralardan birinin ya üreticisi ya da tüketicisi olarak auranın nimetlerinden pay almak tır.
Şimdi nihayet şunu sorabiliriz : Coltrane'in saksofonuna sahip olmak ne anlama gelir? Coltrane'in saksofonuna sahip olmak, yetenekli bir insanın kapitalistlerce vaktinde sömürülmüş ve hala sömürülmekte olan özgün aura sının mistik bir objeye, bir fetiş e dönüştürdüğü bir sakso-ikona sahip olmak demektir. Bu dehşetli açıdan bakılınca, artık insan hayatının anlamı neredeyse salt bir nesneyi fetiş kılmak, giderek nesnenin mistik değerinin, dolayısıyla ederinin artabilmesi için ölmeyi beklemek şeklinde belirdiği görülüyor. Yani kapitalizmi iyice anladıysanız vakit kaybetmeden, şu anda kullandığınız çatala, fırçaya, kaleme ve bu arada vücudunuza da bakıp "acaba bunu nasıl ikonlaştırırım?" diye düşünmeniz gerekiyor. Coltrane böyle düşünmediyse bile nihayetinde böyle düşünenlere çok sağlam malzemeler vermiş oldu. Artık gömleği, iç çamaşırları, diş fırçası vb bile para edecektir. İnsanın "madem ki değerli olan şey, oluşmuş/oluşturulmuş mitosun nesnelerin etrafında yarattığı mistik haledir; öyleyse Coltrane'in saksofonu bu mistifikasyon bağlamında bir Coltrane müzesine konsun, ya da illa ki birilerine kalacaksa karısına, çocuklarına, kendisiyle en içten bağları kurmuş olan bir hayranına, şuna buna kalsın" diyeceği geliyor; ama hayır, o, en çok parayı verene gidecektir.
Bu gidişle, korktuğum ama tahmin ettiğim şey başımıza gelecek: Bir gün, zaten iyice güdükleşmiş etik kaygılar da bertaraf edilince, mistifikasyon, asıl odağı olan beden e yönelecek; o zaman saksofon, resim, giysi gibi enstrüman lardan değil de galiba öldükten sonra bile orijinali gibi korunabilen organ lardan söz edeceğiz.
Özcan Türkmen, 24/02/05
"Hoş olan, güzel olamaz" (Ludwig Wittgenstein)
Rh+ Sanat Dergisinin 17. sayısında yayımlanan "Bir Bilanço yu Tartışmak"
başlıklı yazımızın devamı niteliğindeki bu yazıda, günümüzün - bir bienal, bir
kavramsal sergi gibi - tipik bir sanat etkinliğini bileşenlerine ayırarak, söz
konusu bileşenlerin sanatın özerkliği ve olanakları bağlamında ne ye hizmet
ettiklerini tartışmayı amaçlıyoruz. Eleştirimizi, bir tarafa sanatçı özneyi
ve sanat yapıtını, diğer tarafa ise estetik kuramı ve toplumsal dizgeyi koyduğumuz
bir matris çerçevesinde geliştirirken, gerek sanatçıdan gerekse sanat yapıtının
özerklik, anlam ve değerinden bizim ne anladığımız da ana hatlarıyla belirmiş
olacaktır. Ancak buna girişmeden önce, tarihsel bir olgunun altını çizmek gereksinimini
duyuyoruz.
Bizce sanatın - veya kuramcı Danto'nun deyişiyle "sanat dünyası"nın - bugününü belirlemiş olan bu olgu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, savaşın yegane galibi olan ABD'nin - ve metropol olarak da New York'un - , Dünya sanat borsasının merkezi haline gelmesi olgusudur. Bu süreç, yaşlı Avrupa'daki faşizm canavarından kaçarak ABD'ye iltica eden beyin ve yeteneklerin entelektüel etkisinden ziyade, paranın gücüyle gerçekleşmiştir. Çünkü dünün taşrası olması itibarıyla, sanat yapıtını kıymetli bir mal olarak değerlendirebilecek kurumlardan ve kültürel birikimden yoksun bulunan ABD'nin, bu işi başarması için uyanık politikalar izlemesi ve dev yatırımlar yapması gerekmiştir. Böylece, Avrupa enkazından devlet teşviki ile - ve kimisi yok pahasına - sanat yapıtları satın alınmış, bu yapıtlarla müzeler kurulmuş, galeriler çoğaltılmıştır. Yatırımcıların ilgisini bu yeni mal a çekebilmek için, vergi kolaylıklarından spekülasyonlara kadar, her yol denenmiştir. İşin en can alıcı noktası, tüm teşviklere ve alınan bütün önlemlere rağmen, alıcı-yatırımcılarda yeni mal olarak sanat yapıtına karşı mevcut güven bunalımı aşılamayınca, sanat kuramının, "sanatçı-marketing-sanat yapıtı" dizgesine ikna edici, tescilleyici işleviyle dördüncü bir halka şeklinde eklemlenmiş olmasıdır.
Kuramın da devreye girmesiyle, yatırımcı-alıcıların kazanılması süreci tamamlanmış, böylece yalnızca ölmüş sanatçıların değil, yaşayan sanatçıların yapıtlarının da burada ve şimdi değeri, çok rakamla ifade edilir düzeye çekilmiştir. Kuramın salt kuramsal boyutta değil de, daha ziyade ekonomik boyutta iş gördüğüne ilişkin elimizde çok sayıda veri bulunmaktadır. Her şeyden önce, ilgili kuramlar, geçmiş kuramlara karşı fazlaca bir sorumluluk duymamakta, kuramsal düzeyde herhangi bir hesaplaşmaya girmeyi göze alamamaktadırlar. Bu bakımdan, bahsettiğimiz kuramlar adeta icat edilmişlerdir. Ne için icat edilmek durumunda kalındıklarına baktığımızda, bu kuramların ne sanatçıyı ne de sanat yapıtını öne çıkardıklarını, bilakis kuramın kendisinin ve izleyici-tüketicinin iktidarına hizmet ettiklerini görürüz. Bu kuramlar, daha ileride tekrar değineceğimiz gibi, çok açık bir biçimde sanat yapıtını bir metaya, sanat etkinliğini eğlence endüstrisinin bir gösterisine, sanatçıyı ise popüler bir şovmene indirgemekle geç kapitalizmin özerk alanlara ve bireysel/toplumsal muhalefete yönelik operasyonunda iş görürler. Bu noktada, savımızı somutlaştırmamızı isteyecek olanlara, olmuş ve olmakta olana şöyle bir bakmalarını, örneğin, ABD'nin Soğuk Savaş döneminde Sovyet toplumcu gerçekçiliğine karşı kültürel bir silah olarak öne sürdüğü Amerikan soyut ekspresyonizmini temsil eden sanatçıların yazgılarını, pop art'ın starlaştırdığı isimleri, Danto ve Dickie'nin kuramlarını, Christo'nun son sergisini daha yakından incelemelerini öneririz.
Avrupa efsanesi sona ermiştir. Yukarda ele aldığımız olgunun hem dayandığı hem de tamamladığı bir durum olarak, bu finalin sahnelerini Dada, Thomas Mann, Adorno, Zizek, Lars von Trier gibi uğraklarda izlemek mümkündür. Bir "küller arasındaki ruhu ortaya çıkarma" girişimi olduğu söylenen Fransız postmodernizmi, bizce bu küllere karşılık Disneyland'i, globalizmin sözde çoğulculuğunu işaret etmekten öteye gidememiş ve son çözümlemede, efsanenin sona erdiği gerçeğinin altındaki çizgiyi koyulaştırmakla kalmıştır. Böylece - şimdilik - , Amerikan homo economicus'unun serbestçe at koşturduğu bir Dünya'da, gerek sanatın gerekse muhalefetin ölümüne tanık olmaktayız. Mevcut durum, toplumsal alanın estetik kılınması anlamında, örtük ve dolayımlı bir faşizm addedilebilir. Öyle ki burada insanüstü nü temsilen, yani Führer olarak metanın kendisi bulunmakta; Führer'in kitleler üzerinde bir tür hipnoz, bir tür anestezi etkisi yaratan sözleri, bu durumda metaya reklamla üflenen, çok-satar kılıcı büyü ye karşılık gelmektedir. Bu anestezi, acı duyan bedenler olarak kitleleri antagonizmayı unutmaya, tabi olmaktan ötürü acısını çektikleri iktidar la yer değiştirdikleri, o iktidardan pay aldıkları yanılsamasına davet eder ve onları, güç istemleri ölçüsünde, haz duyan bedenler olmaya kışkırtarak işbirlikçi kılar.
Bugünkü "sanat dünyası"nı kavramak bakımından gerekli gördüğümüz bu girişten sonra, artık günümüzün tipik bir sanat etkinliğini bileşenlerine ayırarak çözümlemeye başlayabiliriz. Şimdi izleyicileri sunulan şeyden özerkleştirerek - ki bu bağlamda izleyiciler özerktirler - onlara sunulan şeyin ne olduğuna bir bakalım: Onlara bir yönetici (küratör), etkinliğin genel izleği olarak bir kavram (konsept), sergi mekan(lar)ı ve çeşitli işler sunuluyor. Aşağıda, bu dört bileşenin bizce içerdikleri sorunlara sırayla değinmeye çalışacağız.
(I) Yönetici (Küratör) : Sanatçı mısınız? O halde vakit kaybetmeden iyi bir küratör bulun! Evet, demonuzu, referanslarınızı ve cv'nizi yanınıza alın ve pop yıldızı olmayı düşleyen çocukların Unkapanı'na, Abbey Road'a ya da EMI prodüktörlerine koşturdukları gibi, kapağı hemen bir küratörün yanına atın! Çünkü size sanat dünyasının kapılarını aralayacak kişi, tanınmış bir küratördür. Pek iyi, kimdir küratör?
Sanat, Deleuze ve Guattari'nin felsefe için söyledikleri gibi, bir kavram üretme işiyse eğer, küratör, kuşkusuz başsanatçı sayılmalıdır. Kendine özgü bir cv'si bulunan bu şahıs, gerçekte ne bir sanatçı, ne bir eleştirmen ne de bir alıcıdır; ama nesnelerin ardında yatan kavramları görebilme yeteneğiyle, şüphesiz ki henüz çok küçük yaşlarda yaşıtları arasında sivrilmiş ve geleceğine ilişkin planlarını "anneciğim, babacığım, ben bir kültür ve sanat yöneticisi olacağım!" şeklinde dile getirmiştir. Bu ifşayı takip eden yıllarda kendi yolunda kararlılıkla yürümüş, gerekli eğitimi almış ve gerekli bağlantıları kurmuş bulunan küratör, artık iş dünyası için bir CEO neyse sanat dünyası için o olmuş demektir.
Bizim yönetimsel bir katman olarak küratörlük kurumuna başlıca itirazımız, güncel kuramlarca - ve tabii, sermayece de - desteklenen bu kurumun, sanat dünyasını iş dünyasına benzetmesine ve sanat üretiminin kendiliğindenliğine müdahale etmekte oluşunadır. Nitekim Beral Madra da "Bir Bilanço" başlıklı sergi için kaleme aldığı yazıda - herhalde boş bulunarak, müteşekkir olmamız gereken bir dil sürçmesiyle - "kültür ve sanat yöneticileri"nden dem vurmaktadır. Bu tür nitelemeler, tereddüt yok ki, hiç değilse bir parça özerk olduğunu düşünen her sanatçıyı rahatsız etmektedir.
Geçtiğimiz bir iki sene boyunca, küratörlük, ülkemizde çeşitli platformlarda uzun uzun tartışılmıştır. Tartışmalarda küratörlüğe ilişkin savunular hemen her zaman şu üç argümanı öne çıkarmışlardır: 1 - Dışardaki örnekler. 2 - Küratör benzeri kurumların öteden beri varolageldiği. 3 - Küratörün gerekliliği ve kaçınılmazlığı. Eh, "büyük", reel zorunluluklar, "büyük" tarihsel gerçekler ve dışardaki "büyük" sanata karşı söyleyebilecek neyimiz olabilir ki? İyisi mi biz durumu olduğu gibi kabul edelim ve ekonomik çarkı eğreti ve gönülsüz bir zorunlulukla döndüren emekçiler misali, küratörlerin işlettiği işletmelere başvurmaya devam edelim.
(II) Kavram (Sergi Konsepti) : Sanatçıların verili bir kavram ekseninde üretmelerinden daha tuhaf bir şey varsa, o da herhalde sanatçıların ilgili kavramı kendiliklerinden seçmemeleridir. Ayrıca, sanatçıların bu kavram etrafında spontan olarak bir araya gelmemiş oldukları da bir gerçektir. Sonuç olarak, günümüzün tipik bir sanat etkinliğinin çoğulculuk iddiası bir parça ironiktir; çünkü burada söz konusu olan şey, kendiliğinden bir sanatçı imecesi değil, olsa olsa, aslında son derecede önemsediğimiz kolektif çalışma imkanının bir parodisidir. Öyle ki daha önce belirli bir kavram altında sunulmuş olan işler daha sonra başka bir kavram altında sunulsalar, sanatçının buna hangi zeminde itiraz edebileceği konusu tartışılabilir hale gelir.
Ama bu, meselenin sadece bir boyutudur. Salt estetik boyutta, sanat yapıtlarının bir kavram altına yerleştirilmesi olgusunda, Kant estetiğinin baş aşağı edilmesiyle karşılaşırız. Kant, estetik deneyimin kavramsız olma niteliğini ısrarla vurgular; Kant'a göre, sanatın erekliliği, bir tikelin bir tümel altına yerleştirilmesine yönelik bir ereklilik değil, hayalgücüyle anlama yetisi arasında özgür bir oyunu uyaracak, formal bir erekliliktir. Kant estetiğini hiçe saymanın postmodernizm açısından herhangi bir sorun teşkil etmeyeceğini düşündüğümüzde bile, mevcut durum, postmodernist söylemle çelişkilidir. Zira temsil den ziyade sunum a dayandığı söylenen, "dile gelmez olan"ı ve "differend"i diline pelesenk etmiş postmodernizmin, tam da dile gelmez olan plastik hakikati manifestovari bir (ve yalnız bir) metinle temsil etme/dile getirme ihtiyacı anlaşılır gibi değildir. Toplu olarak bakıldığında da postmodernist kuramın temelini oluşturan yapıtlarda genellikle bu anlamda bir tutarsızlığa, yani "modern adına söylemeyi yasakladığı şeyi kendisi adına söyleme şehveti"ne sıkça rastlanmaktadır.
Şu halde, sanatsal pratikte, postmodernist kuramın gerek çoğulculuk gerekse temsilden ziyade sunum iddialarının sakatlanmış olduğunu ve sanat etkinliğinin genel izleği olarak kavram ı dile getiren metnin, belirli bir tüketim nesnesini belirli bir tüketici sınıfına (hedef kitleye) sunma işinde bir reklam metninin gördüğüne benzer bir iş gördüğünü gözlemlemekteyiz.Örnek olarak, geçmiş bienalin "ego-kaç" kavram-sloganını ele alalım. Böyle bir motto'nun, bütün çoğulcu amaçlara karşın, ne türden bir hedef kitleye hitap etmiş olabileceği, açıktır.Verili koşullarda, egodan kaçınılmasının mı yoksa gerçek egoların tesis edilip sahiplenilmesinin mi daha iyi olacağı hususu bir yana, böylesi bir kavramın, özgürlüğün yanılsamalı imgelerini üretip pazarlayan popüler kültür endüstrisince de çokça kullanılagelmiş olduğunu teslim etmek gerekir. Kaldı ki, tasavvuf geleneğine sahip ve modernist egonun tıpatıp temsil edilmediği bir kültürde "ego kaç!" demenin mana ve ehemmiyeti uzun uzadıya tartışılabilir.
Reklam metniyle yaptığımız örneksemeyi, reklam cephesinden somutlaştırmamız da mümkündür. Mesela bir çamaşır tozuyla çocukların oynama ve öğrenme özgürlüğü arasında bir ilişki kuran bir reklamı ele alalım; böylesi bir reklam metninde çamaşır tozu temizlikle, temizlik kirlilikle, kirlilik oyunla, oyun da öğrenme ve özgürlükle bağlantılandırılmış olsun. Bu durumda, özgürlük gibi bir kavramın altına bir çamaşır tozunu yerleştiren böyle bir reklamı bir sanat yapıtı olmaktan alıkoyan nedir? Satılan şeyler olmakla, bir anlamda tüketim nesneleri olan sanat yapıtlarının çoktandır sanatçının, küratörün, eleştirmenin, alıcının, mekanın vb. reklamına aracılık etmekte olduklarını düşünürsek, sorduğumuz bu sorunun salt ironik olmadığı anlaşılabilir. Buradan çıkarılabilecek bir diğer sonuç da neyin sanat yapıtı olduğunu büyük oranda koleksiyoncu ve yatırımcıların belirlediğidir. Çünkü bir çamaşır deterjanı reklamının hedef kitlesi C sınıfı kitledir; bir sanat yapıtının muhtemel alıcıları ise A sınıfına mensupturlar. Gene de burjuvazinin bir üyesi gidip alelade bir deterjan kutusunu çok ama çok beğendiği gerekçesiyle milyonlarca dolara satın alsa ve bunu açıklasa, o marka kutuların fiyatı artabilir, o "özel" kutu da bir sanat yapıtı mertebesine yükselebilirdi.
(III) Sergi Mekan(lar)ı : Dünya'nın en büyük borsalarının bulunduğu metropoller, etkinlikler bakımından, aynı zamanda Dünya'nın en büyük sanat merkezleridir. Borsalarla sanat etkinliklerinin bu mekansal çakışması, kuşkusuz rastgele değildir ve hem sanat alımlayıcısı, hedef kitleyi hem de sanat dünyasının ekonomi dünyasıyla flörtünü imleyen, önemli bir göstergedir.
Günümüzün, bir metropolde düzenlenen, tipik bir sanat etkinliği, metropolün kendisine de en azından sergilenen işlerin sanatsallığı ölçüsünde bir sanatsallık atfedecek denli mekan yönelimlidirler. Etkinlik başlar ve biter; çeşitli mekanlara yerleştirilmiş işler toparlanıp götürülür ve geriye yine bir sanat yapıtı olarak mekanın kendisi kalır. Etkinliğin kullandığı kamusal mekanların para karşılığında gezildiği (Kraliyet Akademisi'ndeki Matisse sergisi bugünlerde 30 Pound'a gezilebilmektedir) ve etkinliğin otel rezervasyonlarına yol açacak denli kapsamlı ve pahalı tanıtım kampanyalarıyla lanse edildiği göz önünde bulundurulursa, etkinliğin, sanatsal boyutuna koşut ve azımsanmayacak önemde bir ekonomik/turistik boyut da içerdiği görülebilir. Böyle bir etkinliğin getireceği ses, sadece işlerin niteliğine değil, etkinliğin düzenlenmesi için harcanan paraya ve metropolün ekonomik gelişmişliğine de bağlıdır. Bu etmenler, diğer metropollerin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği zenginliği ve büyük şovlarıyla New York'u, tekrar ve tekrar, sanat başkenti olarak öne çıkarır.
Sözünü ettiğimiz etkinliklerde, mekan bir simulacrum olarak o denli ön plandadır ki mekana yerleştirilen işler, gelip geçici olmakla, kent içinde varolan, kente dair nesneleri anıştırmakla, kentin kalıcı çoğulluğunun ve değişim hızının gösterenleri olmaktan kaçınamazlar. Böylesine yoğun bir mekansallık içinde, bu tür etkinlikler, sözgelimi Disneyland'i veya restore edilerek yeniden düzenlenmiş Binbirdirek Sarnıcı'nı gezme etkinliklerine yaklaşırlar. Metropol gerçekliği içinde, mekana ait herhangi bir nesne olmaya öykünen postmodern yapıt, kavram uğruna plastik niteliği feda ederek pop'a eklemlenir. Kavramın kendisi, nesneye ilineksel olmakla, yapıtı o bağlamda kurtaramaz. Tersten söyleyecek olursak, daha Ortaçağ'da John Scotus Eriugena'nın nihil enim visibilium rerum unun dile getirdiği gibi, herhangi bir nesneden kavrama ulaşmak mümkündür. İşte, gerek kavramla gerekse mekanla olan ilineksel bağı koparıldığında, yapıttan geriye salt plastik kalır. Aşağıda da inceleyeceğimiz gibi, sanatla hesaplaşmayan sanatın(!) tutunabileceği tek şey kalır ki o da estetik kuramdır.
(IV) İşler : Kavramsal sanat, edebiyatla doğrudan ilişkilidir. Çevresel göndermelerle dolu edebi bir metinde "çimlenmeye bırakılmış bir tuval" ya da "bir fotoğraftan makasla kesilerek çerçeveden yarı yarıya dışarı taşırılmış bir fil" tümcelerini okusak hem öyle bir fili, öyle bir tuvali hayalgücümüzün bütün enginliğiyle düşleyebilir hem de kafamızda oluşturduğumuz bu imgelerin metinle oluşturdukları örüntüye özgürce karar verebiliriz. Yapıtında bu özgürlüğü muhafaza etmek adına, örneğin Kafka, Dönüşüm'de anlattığı böceğin, kitabın kapağında herhangi bir şekilde gösterilmemesi konusunda yayıncıya ısrar etmiştir. Oysa yukardaki imgeleri bire bir görselleştiren bir sergiyi görmeye gittiğimizde, sergi metni ve işler üzerinden diyelim ki yine aynı edebi metni okumuş, ama bu kez o fili ve o tuvali görmüş oluruz. Bu karşılaştırmada, imgeleme özgürlüğü açısından üstün gelen, şüphesiz ki edebiyattır; çünkü edebi metinde "bir fil" imgesi, "o fil" imgesinde olduğu gibi somut ve tek bir gösterenle ilişkili değildir.
Yazımızın başında, bugünkü işlere sanat payesini vermekte sanat kuramının dördüncü ayak olarak oynadığı role değinmiş, bir önceki bölümün sonunda da sergilenen işlerin, sanat kuramına tutunduklarından bahsetmiştik. Şimdi bunları bir de - açıksözlülüğünden ötürü kendisinden pek hoşlandığımız bir isim olan - Arthur Danto'dan dinleyelim. 1964'te yayımlanmış Artworld (Sanat Dünyası) başlıklı makalesinde Danto, empresyonizm sonrası resimden ve Bay Andy Warhol'un bir sergisinden yola çıkarak sanatı ve sanat dünyasını olanaklı kılanın sanat kuramı olduğunu savlıyor. Danto'ya göre, empresyonizm sonrası resim hakkında, şayet yeni bir sanat kuramı imdada yetişmese idi "olsa olsa acemi işi denilebilirdi". Hatta aksi takdirde bu resimler "şaka, kişisel gösteri ya da bir delinin çılgınlıklarının görsel şekli addedilip yok sayılabilirlerdi"! Bir felsefe profesörü olan Bay Danto'yu mesela empresyonizmle Cezanne, Cezanne'la kübizm arasındaki bağlantıları es geçmesinden ötürü mazur görebiliriz. Nitekim kendisi, Andy Warhol'un yapıtlarının nasıl değerlendirildiğine ilişkin kıymetli ipuçları verirken daha da sevimli bir hale gelmektedir: "Bir Brillo kutusu ile bir Brillo kutusundan oluşan sanat yapıtı arasındaki farkı meydana getiren şey, sonuçta, bir sanat kuramıdır. Kutuyu sanat dünyasına taşıyan ve gerçekten olduğu gerçek-nesneye dönüşmesini önleyen de kuramdır". Ne güzel, değil mi? Sanatçı yok, sanat yapıtı yok, ortada bir kuramcı ve onun kutusu var; kuramcı kalemini şöyle bir oynatıyor ve nesne böylece sanat ve kutsal ruh adına takdis edilmiş oluyor. Ama bu sözlerine bakıp da Bay Danto'nun sanat yapıtını herhangi bir çıkar gözeterek küçümsediğini sanmamak gerekir; zira şu satırların yazarı, naif ve şirin bir adamdan başka biri olamaz: "Ben, Lascaux mağarası ressamlarının aklına, o duvarlarda sanat yarattıkları düşüncesinin asla gelmediğini düşünme eğilimindeyim. Neolitik çağda estetikçiler varolduysa, o başka elbette".
Başka bir felsefeci, Sanat Yapıtı adlı kitabın yazarı Béatrice Lenoir'ın kafası Bay Danto'dan daha da karışık gözükmektedir. Danto ve Dickie'nin kurumsal sanat kuramını sanatçıyı ya da sanat yapıtını dışarda bıraktığı gerekçesiyle değil de izleyiciyi dışarda bıraktığı için beğenmeyen Lenoir, uzun soruşturmalar neticesinde nihayet "açık yapıt"a varmaktadır. Ama açık yapıt da kendisini yeterince ikna etmemektedir; çünkü "tamamlanmış yapıt" da tıpkı açık yapıt gibi Heideggeryan bir dünya oluşturduğuna ve bu anlamda "tamamlanmış" sayılamayacağına göre, açık yapıtla tamamlanmış yapıt arasındaki ayrım, bu durumda suya düşmektedir. Böylece Bayan Lenoir, olanca "temsil" gayretine karşın, "temsilden çok sunum" vaziyetinde, öylece kalakalmaktadır.
Kuram ve eleştiri alanlarında yaygın bir eğilim, kavramsal sanatı, pop art'ı, happening'leri Dada'yla, özellikle de Duchamp'ın ready-made'leriyle ilişkilendirmek yönündedir. Böyle bir köprünün varlığı ortaya konulabilir ve kitleler bu konuda ikna edilebilirlerse, şüphe yok ki manzara daha ciddi ve gelenekten daha az kopuk görünebilecektir. "Dada / Sanat ve Karşı-sanat" adlı kitabında (1964), dadaist ressam ve film yönetmeni Hans Richter, konuyu şöyle değerlendirmektedir: "Gerek ready-made'lerin anti-estetik tavrı gerekse Picabia'nın protestoları, bugün yeni-dada'da halk sanatının kılavuzluğunda, kah çizgi romanlar kah ezilmiş otomobil gövdeleri olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar ne karşı-sanat (anti-art) ne de sanat-değil'dirler (non-art); sadece hoşa gidecek nesnelerdir. Bakanın zihninde uyandırdıkları duygular, bahçelere süs maksadıyla yerleştirilen cüce heykellerinin sanatsal seviyesindedir. Yeni-gerçekçilik, yeni-işlevsellik, yeni-dada gibi şeylerden ve tanrı bilir daha nelerden bahseden dahi eleştirmenler, üzerine ne kadar tanımsal sos serperlerse serpsinler, halka sunulan bu zevk, salt çocukça bir zevktir. Ortaya konan şey, birilerinin nesnelere kendilerini beğenmişlikle bakmalarını sağlamak üzere, dada ve sürrealist deneyimlere yeniden tercüme edilmiş bir romantisizmden ibarettir. (...) Karşı (Anti) öneki, artık burjuvaların ve sanat koleksiyoncularının üzerinde kendilerinden pek memnun bir vaziyette uzandıkları bir kuş tüyü yatağa dönüşmüştür".
Yeni-dada'nın "şoke etmeyi" başlı başına bir değer ve yeterli bir amaç saymasını eleştiren Richter, kitabında New York Times'ın o dönemdeki sanat eleştirmeni Brian O'Doherty'nin 31 Ekim 1963 tarihli yazısından alıntılar da yapmaktadır: "Rüzgar artık ters yönden esiyor ve avangardı artık burjuva sarsıyor olabilir. (...) Amerika, kullan-at (throw-away) bardaklar, tabaklar, süt kutuları ve masa örtüleri üretiminde öncüydü; artık kullan-at sanatın da öncüsüdür. (...) Sanat piyasasında büyük paralar dönmeye devam edeceğe benzer; o halde bugün sanatın ırzına geçmeye teşebbüs eden paranın, gelecek nesilleri bu kadar baştan çıkaramayacağını umalım. Aksi takdirde, sanat pek ala paketlenmiş bir ürün haline gelebilir; sanatçılar da tabii, bir yandan özgür olduklarını sanarak, montaj hattındaki yerlerini alabilirler".
Adorno'nun, faşizmi, "duyumun içerikten yoksun, ürünleşmiş, sansasyonel gücüyle ölçüldüğü bir durum" olarak saptadığını hatırlayacak olursak, Richter'in kitabında yer alan yukardaki tespitlerin, başka hiç kimseye değilse bile, Adorno'ya, faşizmi çağrıştıracağı muhakkaktır. Adorno'ya göre sanat yapıtının çıkmazı, tümelle tikel arasındaki çatışmayı aşma iddiasının bir yanılsama olmasından, karşı çıktığı "meta olma hali"ne dönüşmekten son çözümlemede kaçınamamasından kaynaklanır. Sanat, tikellerin özdeşliğine karşı-duruşuyla felsefe ve toplumbilimleri için bir olanak olarak belirir; yine de özgürlüğün yanılsamasız gerçekleşmesi olmaktan uzaktır. Çünkü özgürlük, ilkece mülkün özgürlüğüdür.
Sanatçı, görece özgür emeği ve kendiliğinden üretimiyle, özgür bir topluma dair elimizdeki ender ipuçlarından biridir. Onun sembolik özgürlüğü, üretiminin arz-talep ilişkilerine, ürettiğininse metaya indirgenememesi ölçüsünde gerçekleşebilir. Eşdeyişle, sanatçının, kendi ürettiğini kimi kurumlar aracılığıyla pazarlayan, patentli bir piyasa buluşçusundan başka bir şey, bir özne olmak olanağı vardır. O, gerçekte, yaratma imkan, cesaret ve iradesinden anlaşılabilir ve bildik sebeplerle mahrum kalmış veya feragat etmiş insanların içinde bastırılmış bir gizilgüç olarak varolan dehanın, özgünlüğün ve kendiliğindenliğin öteki adıdır. Diğer taraftan, sanat borsası ve bu borsaya hizmet eden kuram, hem sanat nesnesine hem de nesne haline dönüşmüş sanatçıya onu meta kılacak ruhu üfleyebilir. Üflenen bu şey, Coltrane'in, saksofonuna üflediği şeyin bir açık arttırmada saksofondan alıcılara üflenen şeye dönüşmüş halidir.
Yazımızı, geçtiğimiz şubat ayında Central Park'ta düzenlediği sergiyle gündeme gelen, ambalajcı, trilyoner komşumuz Christo'ya bir selam göndererek noktalamak istiyoruz. Ekin Akalın'ın, Rh+ Sanat'ın 17. sayısında yer alan, sergiyle ilgili yazısında, kapıların en ve yüksekliklerinden, kaç kişi tarafından yerleştirildiklerine kadar, bir sürü niceliksel bilgi sayılıp dökülüyor. Akalın, sergiye dair açıklayıcı bir yazı da aramış; ama sergi kitapçığındaki şu kısa - ama öz! - açıklamadan başkaca bir şey bulamamış: "Christo ve Jean-Claude yaptılar ve oldu! Akıllarına böyle bir şey yapmak geldi ve yaptılar işte. Başka bir anlam kaygıları yoktu. Sergiyi beğenen her kişi onlar için bir bonus idi".
Açıkçası biz bu Demirelvari "verdimse ben verdim" tavrını pek sevdik ve aynı tarzı yazımızın sonunda uygulamaktan kendimizi alamadık. Sonuç olarak : Sabahattin Tuncer ve Özcan Türkmen yazdılar ve oldu! Akıllarına böyle bir şey yazmak geldi ve yazdılar işte. Başka bir anlam kaygıları yoktu.Yazıyı beğenen her kişi, kuşkusuz onlar için bir bonus olacaktır.
Sabahattin Tuncer, Özcan Türkmen 10/04/2005
kuzguncuk
rafet'le tanışıklığımız bundan yedi sene öncesine dayanır. o vakitler kuzguncuk'a henüz taşınmıştım; can yücel de oralardan datça'ya o günlerde gitmiştir. kuzguncuk bugünkü istanbul içre bambaşka bir alem, nazım hikmet'in yazdığı gibi, serin bir boğaz köyüdür. altunizade'den boğaza inen vadinin eteklerinde kuruludur. bu vadiden bir zamanlar şimdi icadiye caddesinin kapattığı bir dere de akarmış. caddenin iki yanında ıhlamur, çınar, kavak ve çam ağaçları sıralanır; buradan güney ve kuzey istikametlerinde son derecede dik yokuşlara vurulur. erik, hurma, elma gibi bir sürü meyve ağacının yetiştiği bu tepelerden görünen manzara muhteşemdir. bir yanda koru, bir yanda bostan, bir yanda mavi - insan şehir içinde hala böyle bir yerin kalabilmesine şükranla karışık hayret eder. üstelik bu küçük köy, yan yana yükselen cami ve ermeni kilisesiyle, 6-7 eylül olaylarından yüzünün akıyla çıkmasıyla, yani dinsel/etnik hoşgörüsüyle ünlenmiştir. seksen sene evveli ahalisi tamamen azınlıklardan oluşan kuzguncuk'ta üç kilise, iki havra ve bir cami vardır. rum, yahudi ve ermenilerin bugün semtimizdeki sayısı iki elin parmaklarının sayısını geçmese de ayinler düzenli olarak yapılır; papaz serandis paskalyada okunmuş tatlı dağıtmaya devam eder. kuzguncuk'un günümüzdeki ahalisini ekseriya gemici pazar'lılar (rize), esnaflık yapan inebolu'lular (kastamonu) ve gecekondu sakini sivas'lılar oluşturur. belki de bu yüzden kuzguncuk sokaklara taşan kahvehane sandalyeleriyle herhangi bir anadolu kasabasını, örneğin annemin memleketi hendek'i andırır. zenginle fakirin iç içe yaşadığı, mirasyediyle işsizin sohbet ettiği, aydınla lumpenin tavla oynadığı tuhaf bir mekandır. yine de ben kuzguncuk'a taşınırken buradaki insanların nasıl da parmak ısırtan bir dayanışmayla hayatı sırtlandıklarını biliyor değildim; aklımda bir yeşil vardı, bir balık, bir boğaz, bir de sevim burak, oktay rifat gibi isimler.
girizgahı böyle biraz uzun tuttum; çünkü rafet'le dostluğumuzun nasıl bir mekanda geliştiğini azcık da olsa bilmenizi istedim. kuzguncuk rastgele, salt barınma ihtiyacından türeyivermiş bir mekan değildir; doğasıyla, yaşanmışlığıyla birlikte bir organizma gibi soluk alıp verir ve bu atmosfer sizi sonunda kendine benzetir. kuzguncuk insanı önce aşık, sonra sarhoş, sonra deli, nihayet şair yapar, derim ben. gerçekten de delisinin, sarhoşunun, aşığının ve şairinin bolluğu bu savımı kanıtlar. en müşkülpesent insanlara bile burada bir rehavet, bir rahatlık gelir ki demeyin keyfine!
rafet - o vakitler sakat bir adam
neyse, kuzguncuk öyle küçük bir yerdir ki yazları terlikli, şortlu ahalinin oturup çekirdek çıtlatabileceği daracık bir alan vardır deniz kıyısında. bu parkın sağ tarafında sonradan ünlenmiş salaş bir meyhane (ismet baba) ve çınaraltı kahvesi vardır. kuzguncuk'ta yaşıyorsanız bu mekanlara (en çok da her keseye uygun parka) takılır ve gel zaman git zaman cem-i cümleyi tanır hale gelirsiniz. rafet'le tanıştığım o güzel bahar gününü hiç unutamam. sık sık yaptığım gibi, o gün de işi kırmış, parkta keyif yapıyordum. aylardır hasret kaldığım bir güneş yüzümü okşuyor, martılar, kargalar, serçeler, güvercinler balıkçıların bıraktıklarını kendi kadim hukukları uyarınca paylaşıyorlardı. adam akıllı mayışmış, onları ve oynayan türedi kedi yavrularını seyrediyordum. bir tanesi pek sevimliydi; nereden bulduysa patlak, plastik bir top bulmuş, patisiyle ürkek ve heyecanlı, topu ovuyor, itiyor, topun peşinde koşturuyordu. derken, dayanamayıp kalktım, kediyi sevmeye ve onunla oynamaya başladım. bir süre sonra arkamda bir ses duydum : "sıkı kalecidir!". döndüm, çınaraltı'nda defalarca sohbetine kulak misafiri olduğum şu adamdı. iri yarı, bir bacağı alçıda, geriye doğru taranmış saçları ve pala bıyıklarıyla bana orson welles'i anımsatan bir adamdı bu. kahvede tanık olduğum konuşmalarından anladığım kadarıyla ressamdı. yüksek sesle ve iştahla konuşurdu; konuşurken de - kendisinin pisokoloji dediği - psikolojiden mitolojiye, resimden kozmosa, oradan da illa ki yunus emre'ye ve hayyam'a atlardı. onu bir süre gözlemiş, içtenliği ve coşkusuna bakarak onun tam bir çocuk-adam olduğuna karar vermiştim. işte bu çocuk-adam yaklaştı, "bir şut çekeyim de seyret" diyerek eniğe kah sağlam ayağıyla kah koltuk değneğiyle şut çekmeye başladı. kedi gerçekten de bir kaleci gibi rafet'in ayağına yoğunlaşıyor, top onun ayağından çıkar çıkmaz da gülünç ama çevik bir şekilde zıplayarak topu tutmaya çalışıyordu. rafet yüksek volümlü kahkasını koyverirken ben de sirkteki bir çocuk gibi eğlenmeye başlamıştım. sonra bu sakat ve dinç adam kediyi ensesinden tuttuğu gibi havaya kaldırdı, defalarca öptü. onu yere bırakırken de "ben rafet ekiz... gençliğimde çok top oynardım" dedi.
işte rafet'le tanışmamız bu gözü mikroptan çapaklanmış, sevimli kedi yavrusunun yüzü suyu hürmetinedir. sonra oturup uzun uzun sohbetlendiğimizi - rafet böyle derdi - hatırlıyorum. rafet konuşurken kahvedeki o vaiz havasına bürünmekte gecikmedi ve anlattıklarımdan benim duyarlı, sanata yatkın, bilgili bir genç olduğumu çıkardı. sözü sık sık sakatlanmış ayağına getiriyor, "talihsizlik" diyordu, - bir çukura düşmüştü - "çalışmalarım aksadı... ne yapalım, yazgı böyleymiş". o gün el sıkışarak ayrıldık.
modern bir don kişot olarak rafet
rafet kuzguncuk'taki aydın çevreden tanıdığım ilk insandı. bunun böyle olması tesadüf değildir; çünkü rafet hem çevresine çok duyarlı hem de çocuk olsun, genç, yaşlı olsun, insan delisi bir adamdı. çevresini gözlemler, kanının ısındığı insana hemen yanaşırdı. tanıdığım sanatçılar arasında rafet kadar alçak gönüllü, davetkar, paylaşımcı, içten olanı çok azdır. rafet size yaklaşır, doğru bildiğini kim olursanız olun söylemekten, aktarmaktan geri durmaz, elinizden tutup sizi atölyesine götürürdü. atölyede sizinle beraber içer, resimleri hakkında söylediklerinizi ilgiyle dinlerdi. büyük kelimelerle, anlaşılmaz terimlerle konuşmayı sevmezdi rafet; onun tarzı yalın ve özlü bir halk bilgeliğiydi. picasso'dan, kandinsky'den bahsederken yunus'tan, kibele'den, şamanlardan, pir sultan abdal'dan, hacı bektaş veli'den söz etmeden duramazdı.
bu noktada rafet'in ideolojik konumundan, daha doğrusu ideolojilerle arasına koyduğu mesafeden bahsetmek lazım. rafet, ideolojik anlamda -aslında hemen her konuda - kimselerle geçinemeyen, nev-i şahsına münhasır bir adamdı. kendini anarşist olarak tanımlamayacak kadar anarşistti. su katılmamış bir marksist onu faşist bulurdu; öte yandan alelade bir milliyetçiyle veyahut bir atatürkçüyle anlaşması da mümkün değildi. öyle zannediyorum ki onu yalnız bırakan şey, beynini ve ruhunu hiçbir zaman herhangi bir çıkara alet etmemesiydi. rafet, çıkarı peşinde koşmak söz konusu olduğunda, dinciyi de marksisti de sanatçıyı da tüccarı da aynı kefeye koyardı. ona göre, iktidar peşinde koşan herkes, kullandığı araca bakmaksızın - ve kullandığı aracın masumiyeti ölçüsünde - suçluydu. o iktidar hırsı değil mi ki gencecik insanların kanına girmişti, rafet'in daha fazla nefret ettiği hiçbir şey yoktu. rafet'in insan, hayvan, doğa sevgisi öyle saf ve her şeyin üzerindeydi ki akla sait faik'i getiriyordu. o hiçbir şey uğruna insan hayatının harcanmasına razı gelemezdi; bütün kelimeler bir canlının yaşamasının yanında yalan kalırdı. çıkarsızlığı düstur edinişiyle - ki sanatını, emeğini bile çıkarı uğruna kullanmaya gönlü el vermemiştir - tutarlı bir şekilde, rafet'in en çok saygı duyduğu şey emek, ama kendiliğinden, özgür, çıkarsız kol ve kafa emeğiydi. sistemin kendisine sunduğu bütün olanak ve pozisyonları "bilinçli bir şekilde redlediğinden" bahsederdi ki ilk duyuşta abartı gibi gelen bu savın doğruluğuna onu tanıdıkça şaşmaktan kendinizi alamazdınız. rafet irili ufaklı bütün burjuvaları ve lumpenleri lanetlemekle kalmaz, onlarla gırtlak gırtlağa kavga ederdi. aydınlanmacı bir insandı; ama elitizmin hiçbir türüyle en ufak bir alış-verişi yoktu. cumhuriyet okur, attila ilhan veya ilhan selçuk'tan beğendiği yazıları benim de okumamı isterdi. postmodernizmi, globalizmi bir küfürle eş anlamda kullanır, kavramsal sanatın kolaycılıklarına kuşkuyla yaklaşırdı. aydınlanma rafet'e göre bir öcü değildi; o bilgeliği herkes için istiyordu, ama bilgelik yalansız bir yalınlıktan ibaretti.
rafet'i sanatının da önünde, bir insan olarak gözümde büyüten özellikleri,
yalansız yaşaması, çıkarsızlığı, sevgisinin de öfkesinin de içtenliği, yalınlığı,
emeğe ve oyuna duyduğu büyük saygı, hep çocuk kalma iradesi, yaşama sevinci,
canlı olana duyduğu ayrımsız hayranlık, iktidara karşı duyduğu tiksinti, paylaşımcılığı
ve kendisini çevresinden sonuna dek sorumlu tutan aydın tavrıdır. bu satırları
yazarken sadece sevgili bir dostumu anlatmadığımı, adam gibi bir adamı, insan
gibi bir insanı anlattığımı bir kez daha farketmekten mutluluk duyuyorum. hakikatli
insanlar, sapasağlam oldukları halde onları düşündüğünüz zaman hayatlarından
endişe edeceğiniz denli kendi yasalarına uygun, kendi başlarına buyruk yaşayan
insanlardır; işte rafet ömrüm boyunca tanıdığım böyle insanların iki-üçünden
biriydi. belki tam olarak neden bahsettiğimi anlamak için onun kadar aç, onun
kadar çıplak, onun kadar korkusuz yaşamalısınız; belki mezarlıklarda uyumalı,
çıplak ayakla gezmeli, bir meyhanede soyunmalı, yağmurlarda ıslanmalı, bir mafya
üyesiyle yumruk yumruğa kavga etmelisiniz. çünkü gerçek bir kahramanın kahramanlığı,
ancak bizim kahramanlığımız kadar büyüyebilir.
benden - belki de zamanla nasreddin hoca gibi halka malolacak - rafet'le ilgili
hikayeler bekleniyor, biliyorum. bunları anlatmak da boynumuzun borcudur, biliyorum.
gene de bunlar sizi sadece güldürmekle kalmaz, yaşamak adına size sevinç, coşku
ve cesaret, insan olmak adına esaslı bir fikir verebilirse hem benim hem de
rafet'in dileyip dileyebileceği biricik şey gerçekleşmiş olacaktır.
postmodern namaz
rafet'le sık sık kızkulesi'ne, harem'e dek yürürdük. sabahın köründe, şafak yeni yeni sökerken gelir, pencereme bir kaç kez tıklayarak beni uyandırırdı. öyle sabahlarda, kendi deyişiyle, "enerjisi çok güzel" olurdu rafet'in. (rafet herkesi ve her şeyi yalnız kendisinin algılayabildiği bir takım gizemli "enerji"lerle tartardı). koskoca bir şehrin göbeğindeydik; ama işte gökte bir renk cümbüşü, bulutlarda bir kızıllık olurdu. zaten rafet'in saatleri bence güneş'in doğduğu ve battığı saatlerdir; bugün de ne zaman o saatlerde gökyüzündeki muhteşem bir kompozisyona baksam rafet'i ve resimlerini düşünürüm. sahil boyunda yaptığımız bu yürüyüşlerde "iyot aldıkça" açılan rafet kah bir halk botanikçisi olur, kocakarı ilaçları yapacağı bitkiler toplar, kah mimar sinan'ın yoldaşı olur, camileri anlatır, kah rafet olur, anlatır, anlatırdı. onunla birlikteyken pek ala sıradan olan her şey kıymetli, gülünç ve ilginç olurdu. çünkü rafet'in hayalgücü hala afacan bir çocuğunki kadar engin ve diriydi. ama bir gün, galiba onun hayalgücünü de solda sıfır bırakan bir şey oldu! epey yürümüş, yorulmuştuk; ne yapalım, bir otobüse binelim dedik. tanrının sevgili kullarıymışız ki bizi fazla bekletmeden şu "indirimli hat"lardan biri geldi. bindik; rafet "hayır ben ödeyeceğim" deyip cebinden biraz para çıkardı ki parayı adama uzatacağı sırada dondu kaldı. çünkü halk otobüsünde bilet kesen adam, önünde bir tomar para olduğu halde mahallinde kıpırdamadan oturuyor, dümdüz ve boş, ileriye bakıyordu. tam o sırada otobüsü hareket ettiren şoför "parayı bana uzatın; o namaz kılıyor" dedi. halk otobüsünde namaz mı? yahu senelerdir bu alametlere bineriz de böyle şey görmedik! gerçekten otobüs seyir halindeyken bir süre sonra bıyıklı adam secdeye varmaya başladı! rafet parayı şoföre verdi, ama adamdan gözünü bir saniye bile ayırmıyordu. "yahu, allah kabul etsin de... burası boğaz yolu... kıble durmadan değişmez mi erenler?". otobüs kalabalık, tam da adamın karşısında duruyoruz, gülmek ayıp olur diye tutuyorum kendimi. ama rafet durmuyor ki! kulağıma eğilip fısıldıyor : "postmodern namaz bu işte! ne seccade var ne kıble... önüne biraz para koyuyorsun, onların üzerinde secdeye varıyorsun...". "güldürme be adam" diyeceğim, kurtuluş da yok yani... mideme kramplar girmeye başlıyor. "şu otobüs dursa da insek" diye geçiriyorum içimden, ama ne otobüsün duracağı var ne rafet'in. "kavramsal vallahi... aşk olsun... sevabı çok bunun!". allahtan ineceğimiz yer yakın da bir vukuat çıkmadan araçtan inmek nasip oluyor. indiğimde adamın yüzü, kıpırdayan dudakları, önündeki paralar gözümün önüne geliyor ve basıyorum kahkahayı. bu sefer rafet ciddi, soruyor: "şimdi seferi değil miydi bu adam? sinan'ın camisi üsküdar'da be kardeşim!"
gündüz insan, gece rafet!
rafet'i tanıyanlar çok iyi bilirler, rafet'in ayık halinin sarhoş haliyle en ufak bir alakası yoktur. hatta bihrat mavitan bu dr. jekyll ve mr. hyde'lık vaziyet için "gündüz insan, gece rafet" diye bir güzelleme de icat etmiştir. bu lafı tabii latife olarak kabul etmek gerekirse de rafet sarhoş olup da gözlerini ufuk çizgisinin inceliğinde kısmış, yüzünde gökteki uçaklar gibi bir tik çaka çaka, böyle bulut gibi beliriverdiğinde ondan kaçmayacak kişi yalnızca bir seferlik bulunur! ikinci seferde muhakkak bir işi çıkacak ya da yolunu değiştirecektir! şimdi bu neden böyle, bunu rafet'in o halini hiç görmemiş birilerine anlatmak zor zanaat elbette. kısaca, rafet hemen bütün sarhoşlar gibi "sardırırdı" diyelim. ama öyle bildik plaklardan değil; bir kere dokunsan patlayacak bir gerginliktedir. öyle fazla konuşmaz, ama konuştuğunda da böyle "bras tras bandıras" diye "rafetçe" konuşur. sonra bir tuttu mu asla bırakmaz, onunla birlikte içeceksin! eh bu da iki üç gün durmadan içmek demektir ki her bünye kaldırmaz! bir de şahane bir adeti vardır; bir kaç şişe rakıdan sonra hayatta yerinde durmaz, atlayıp taksim'e gideceksin, orada kim bilir kimlere sardıracaksın, kavga edeceksin, dayak yiyeceksin... uzun işler... şimdi bu durumda hala ben bu adamı öyle görünce kaçmam diyen varsa alnını karışlarım!
şunu da söyleyeyim ki rafet her daim sarhoş gezen bir alkolik değildi. allahtan, parası ve keyfi kadar içerdi ki bu da haftada bir-iki kerelik bir periyoda tekabül ederdi. fakat her içişi, dediğim gibi, iki-üç gün süren, sonu mutlaka bir dövüşü müteakip bir işkembe ve hamam faslını içeren bir maceraydı. bu maceraları rafet'in genelde kendini çok iyi hissettiği, sigarayı belki onbininci kez bıraktığını söylediği, aydınlık bir iki gün takip ederdi. sonra gene aynı tas, aynı hamam - ama hamam hakikaten! neyse... kuzgunzuk'ta rahmetliye hiçbir zaman dargın kalmamış iki üç kişiden biriyim her halde. geri kalan herkesle ama herkesle mutlaka bir sürtüşmesi, bir patinajı olmuştur yani.
rusya'yı boydan boya geçen trende bir "adam"
bir gün bizim yüksel'le yakalandık rafet bulutuna. çınaraltı'nda oturmuş sohbet ediyorduk ki rafet şimşekler çakan hitit tanrısı teşup gibi yanımızda bitiverdi! gene "eser miktarda" içtiği belliydi. "iyi akşamlar!" dedi ve ağır bir kütle halinde yanımızdaki boş sandalyeye çöktü. sohbetin tam civcivli yerinde olduğumuzdan mıdır, yoksa birlikte kalkmaya mazeret bulacak kadar yaratıcı mı değiliz, biz o yokmuş gibi devam ettik. (bu arada kısa bir not düşeyim ki yüksel (aksu) o aralar memleketindeki boğa dövüşlerini belgesel kıvamında çektiği filmi izlemesi için rafet'i evine davet etmişti. sonradan bana söylediğine göre, rafet filmden çok etkilenmiş, yüksel'i de dumura uğratacak acayip sezgisel açıklamalarda bulunmuş). konumuz sinema tabii; tarkovski - rafet'in en sevdiği yönetmendir -, eisenstein, fellini gibi isimler havada uçuşuyor. derken rafet, olanca ağırlığıyla konuya girdi : "size gerçek bir film anlatayım mı?" biz rafet'e, ondaki duyarlık ve sezgiye hayran insanlar olarak, "tabii... ne demek" gibi sözlerle söz verdik. rafet yüzünün bütün parçalarını tek tek ve ayrı ayrı oynattıktan ve yüksel'le ikimizi iyice süzdükten sonra başladı: "ondokuzuncu yüzyıl sonlarıdır... rusya... sovyetler değil, rusya...". biz "evet abi", "rusya" falan diyoruz. rafet başını sallıyor, "bir tren" diyor, "bir tren... rusya'yı boydan boya geçen bir tren...". tabii arada zamansal boşluklar var, biz o boşlukları "boydan boya", "tren" diye dolduruyoruz. "uçsuz bucaksız stepler... rusya... bir tren...". "evet abi, stepler..." diyoruz. "bir adam!". rafet bunu söyledikten sonra ikimize gene o ilk baştaki sert tavrıyla, dövecekmiş gibi bakmaya başlıyor. galiba bu "adam" lafının bizdeki etkisini tartmaya çalışıyor. yüksel de ben de kendimizi sıfırcı bir hocanın sınavındaymışız gibi terlerken buluyoruz. "adam... pencereden bakmaktadır... steplere... yalnızdır". rafet'in bizi süzmeyi bırakıp filme devam etmesinden memnun, başımızı sallıyoruz ki rafet gene susuyor. ama ne susuş! bir dakika, iki dakika... gözlerini görünmeyecek denli kısmış ve yüz kaslarını tamamen kasmış, masadan bizi silip süpürmek ister gibi, meydan okurcasına bize bakıyor bakıyor bakıyor... bir yüksel'e, bir bana... bir bana, bir yüksel'e... allah'ım, biz ne suç işledik? bakıyor... öyle sinirli bir bekleyiş, öyle tuhaf bir meydan okuma ki... zaman geçmiyor sanki, sinirler dayanmıyor... derken, yüksel daha zayıf çıkıyor ve son derecede sinirli bir şekilde gülmeye, giderek kahkalara boğulmaya başlıyor... nedir ya, ben de basıyorum kahkahayı! hayatımızda hiç gülmemiş gibi, gözlerimizden ecel yaşları gelesiye gülüyoruz! ama rafet gene o ölür müsün öldürür müsün havasıyla bizim gülüşümüzü izlemeye devam ediyor. "ulan, gülüyoruz ama, başımız büyük dertte!" diye düşünürken rafet'in sfenks tadındaki yüz hatları da yumuşamasın mı? o da bizimle beraber gülüyor! yüksel kendine biraz geldiğinde, galiba rafet'in de gevşemiş olmasından biraz cesaret alarak, "abi kusura bakma... yani gülünecek şey değil... ama... ama o es"... ve "es" der demez gene koyveriyoruz palamarı! gene üçümüz birden! yüksel "o es...", "esss..", "o... o es..." diye devam etmeye çalışıyor ama gülmekten lafın gerisini getiremiyor.. sonunda kendimizi toparlayabildiğimizde, yüksel "abi o es kopardı beni! kusura bakma!" diye içten bir şekilde özür diliyor.. ama en az bizim kadar gülmüş olan rafet'e bakılırsa özür dilenecek bir şey yok. neyse, biz tam rafet artık her halde filmi unutmuştur diye düşünüyoruz ki, hiç beklemediğimiz anda, rafet anlattığı filmi tamamlıyor: "işte o adam... tolstoy'dur!"
kızılderili uykusu
rafet'le bir gün benim evde içiyoruz - keyifler gıcır, "enerji"ler acayip pozitif! rakı var, bira var, şarap var... internet var! bilgisayarın başına geçmiş rafet'e internet nedir, onu anlatıyorum. rafet bilgiye olan içten saygısıyla, bir yandan da interneti yeni bir çocuk oyuncağı olarak keyifle selamlayarak, güleç yüzüyle beni izliyor. arama yapıyoruz, chat'ten yeni insanlarla tanışıyoruz, web sayfası nasıl tasarlanmalı, ondan bahsediyoruz... rafet o biricik sezgisel kavrayışıyla diyor ki "isveç'e uçakla giderken insanların aşağıda ettikleri kavgaların ne kadar küçük kaldığını gördüm... bütün yalanlar, aldatmalar ve düzüşler... aşağıda kalmıştı! işte internet, o uçağın bilgisinin devamıdır!" rafet'e hünerlerimi gösteriyordum; saat adam akıllı ilerlemiş, kafalarımız iyice kıyak olmuştu. derken rafet gene hitit tanrısı vaziyetini aldı. "sen takılmaya devam et; ben şurada onbeş dakikalık bir kızılderili uykusuna yatıyorum" dedi ve elbisesinin üst kısmını soyunarak kanapeye uzandı. pencere açıktı ve güzel bir yaz gecesinin boğaz esintisi, arada süzülen gemi tıkırtılarıyla beraber odaya doluyordu. rafet'e interneti anlatayım derken enternasyonel sohbetlere iyice dalmıştım. amerika'daki bir öğrenciyle türk-yunan meselesini tartışıyorduk ki genzime bir duman doldu. arkama döndüğümde ne göreyim, rafet'in söndürmeden bıraktığı izmarit, masa örtüsünü tutuşturmuş, ortalık alev alev yanıyor! büyük bir telaşla fırladım, masanın üzerine bir kaç kova su dökerek yangını söndürdüm. baktım, rafet hala kızılderili uykusunda! bir şey demeye kalmadan, kendi kendine uyandı, kalktı, havayı koklayarak "bu ne? kötü bir enerji var odada'!" dedi. "yok yahu bir şey... yanıyorduk" dedim. rafet son derecede ekşi bir suratla kalktı, etrafı şöyle bir kolaçan etti, sonra : "ben arap mıyım ki terlik giyiyorum? ben türk'üm! selçuk'luyum!" diye bağırdı. afallamış bir vaziyette ona bakıyordum. beriki "bana ayakkabılarımı getir, ben türk'üm, evde ayakkabıyla dolaşacağım!" diye bağırmaya başladı! bir kaç saniye düşündükten sonra kalktım, ayakkabılarını getirdim. terlikleri büyük bir nefretle ayağından çıkartıp atan rafet ayaklarına iskarpinlerini geçirdi, odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. potinleri ilk defa tecrübe eder gibi bir hali vardı; gezindi, yaylandı, sonra gülmeye başladı : "kötü enerji bu terliklerden geliyormuş demek ki - ortadoğu enerjisi!"... yanıma geldi ve beni alnımdan öptü : "kızılderililer ve biz türkler... çok benzeriz!" bir yandan yanmış masaya, bir yandan rafet'in ayakkabılarına bakıyordum. internetteki grek öğrenci "but turkish people..." diye bir şeyler yazıp duruyordu. rafet beni gene orson welles edasıyla süzüp "taksim'e gidiyoruz! itiraz istemem!" diye bombasını patlattı. ben zıbarmak üzereyim, evim yanmış, adam taksim'e gitmekten bahsediyor! "ayakkabılarımı giyince onların taksim'e gitmek istediklerini anladım!" "sen git" dedim rafet'e, "benim yarın sabaha şu bu işim var... sonra annemler gelecek, doktora... vallahi çok gelmek isterdim ama..." rafet'i yalnız başına gitmeye ikna etmek çok zor oldu; belki yarım, belki de bir saatimi almıştır bu. bu arada beni defalarca öptü tabii; dostluğumu, bilgimi öven bir sürü laf etti. sonunda taksim'e doğru kızılderili macerasına yollandı dostum. ben de kapıyı kapattığım gibi kendimi yatağa attım!
tuhaf bir trio
rafet'ten hiç hoşlanmayan bir kız arkadaşım vardı. zaten rafet'ten hoşlanan bir kız arkadaşım olmadı hiç. neyse, bu kız, rafet'e aşırı bir antipati duyan, biraz dişli bir dişiydi. rafet de kıza cephe almakta gecikmemiş, beni her zaman "sen sanatçısın, ne işin var bu kızla?" yollu uyarmıştı. kız da "ne işin var bu pis adamla?" diye çıkışıyor! böyle böyle iki cami arasında binamaz durumdayız.
rafet benim yazdıklarımı da, müzik, internet ve edebiyat bilgimi de takdir eden bir adamdı. beni hep "sen iyi bir sanatçısın, ama yeterince kendine güvenmiyorsun" diye eleştirirdi. doğruydu, o dönem daha ziyade bilgisayar mühendisliğinin nimetlerinden faydalanan toy bir delikanlıydım. rafet'in kadınlarla arası da, bu arada, hiçbir zaman iyi olmadı. rafet için en önemli kadın, anladığım kadarıyla, nuray adında, her halde şimdi amerika'da yaşayan bir kadın olmuştu. nuray'la ilişkisinde kendini bir yandan eleştirir, bir yandan da "kadınlar benim beşyüz tabloluk enerjimi çaldılar!" diye köpürürdü! bir de rafet'in kadınlarla ilgili, gülerek ve sevgiyle andığı bir dostundan aldığı bir özdeyiş vardır ki hep tekrarlar durur : "karılar, karılar... soksun sizi arılar!"
neyse, bir gece rafet beni gitarımla beraber, moda'daki bir bara davet etti. barda onu tanıyan bir sürü insan vardı; rafet de belki buna güvenerek sık sık müziği kesiyor, "değerli dostum... mümtaz insan... özcan türkmen şimdi bir ezgi çalacak!" diye sık sık beni takdim ediyordu. ben de rafet'in övgülerinden ve içkiden iyice gaza gelmiş bir biçimde, insanlar sıkılır mı sıkılmaz mı diye düşünmeden, kendi bestelerimi çalıyordum. bir süre sonra, müziğin sık sık kesilmesinden rahatsız olanların homurtuları yükselmeye başladı. rafet'e "yahu yeter bu kadar; insanlar kendi sevdikleri müzikleri dinlesinler" diyorum, hayır, "özcan türkmen ... mümtaz... bir şarkı çalacak!" diye takdimi devam ediyor. birkaç saat sonra benim çalacak bestem falan kalmadı, düpedüz doğaçlamaya başladım. kendimi de o kadar iyi hissediyorum ki müziğim yüzünden bir kavga çıksa ben de hemen girişeceğim! kavga birkaç kez çıktı çıkacak gibi oluyor, ama bar sahibinin anlayışlı ve idare eder kişiliği sayesinde kurtuluyoruz. tam bu aralar sevgilim arıyor: "neredesin?". uzun zaman söylememekte direniyorum; işin ucunda rafet var, alkol var... ama sonunda baklayı ağzımdan almayı başarıyor ve arabasına atladığı gibi soluğu yanımızda alıyor. beni gecenin yıldızı sayan bir iki insanla beraber, rafet'le beraber oturuyoruz. kız arkadaşım geliyor, bizimle oturuyor , ama başarımdan hiç etkilenmiş görünmüyor. biz gayet güzel bir şekilde eğleniyoruz ama o ağzı kuru olduğundan mı, yoksa rafet'le beraber takılmamdan dolayı mı nedir, kös kös oturuyor. "bir bira içsene... sonra kalkarız" diyorum, o, "ne işin var bu adamla?" diye çıkışıp duruyor. onu bir bira içtikten sonra kalkmaya razı ediyorum. hem bu gece, "benim gecem"de yani, sanatçı dışındaki insanlara hiç aldırış edeceğim yok! rafet de kızdaki negatif enerjiyi almış, habire "hanfendi... hanfendi..." diye kızın üstüne varmıyor mu? tam anlamıyla "kavgam ve sevdam" (!) arasında kalıyorum ve kavga dövüş kuzguncuk'a dönme kararı veriyoruz. "bu adamı arabama alamam!" diye tutturuyor kız; "o yoksa ben de yokum!" diye rest çekiyorum; "hanfendi... beni bir dakika dinler miydiniz?" diye çomak sokuyor rafet. böyle tuhaf bir trio halinde kızın arabasına biniyoruz; ben öne, rafet arkaya. yol boyunca ben, rafet ve kız atışıyoruz. kız sonunda düşüncelerini pervasızca dile getiriyor: "ne sanatçısıymış? açlıktan ölmüyor mu bu adam? özcan sen bu adamları mı örnek alıyorsun?" "sesini kesip gaza basar mısın? sen bizim adımızı duyduğunda biz seni tanımayacağız bile!" "hanfendi! bana bakın!" "aman ne bakacağım sana! özcan olmasa burada indirirdim seni!" olanca öfkemle bağırıyorum: "indir bizi burada! indir!" rafet arkada "hanfendi..." diyor, ama eminim ki bana saygısından gerisini getirmiyor. kız bizi indirmediği gibi son sürat gaza basıyor. tam o arada rafet kapıyı açıyor; atlayacak! kolundan sımsıkı tutuyorum onu; kapı açık, rafet atlamaya hazır, kız son sürat! böyle böyle, nihayet kazasız belasız kuzguncuk'a varmak nasip oluyor. rafet son derecede küçümser, sert bir tavırla "beni burada indirir misiniz hanfendi? hanfendi..." diye söyleniyor. onu o zamanki evinin orada indiriyoruz. rafet kapıyı kıracak gibi çarpıyor. eve gideceğine orada duruyor ve arabanın içindeki bize bakıyor. nedense tekerleği tekmeleyeceğini düşünüyorum; belki de gönlümden böyle geçiriyorum. ama o bize öfke ve küçümsemeyle bakıyor, bakıyor, bakıyor... nihayet evine doğru seğirtiyor. o gece dostumun beni ne kadar sayıp kolladığını daha iyi anlıyorum. yoksa rafet o kızın yanında böyle "hanfendi... hanfendi..." deyip de gerisini getirmeyecek biri değildi. nitekim kızla ayrıldığımızı söylediğimde "yüzündeki enerjiden belliydi! demek sonunda zehrin etkisi geçti ha?" diyerek olayı içtenlikle kutluyor. sonra gözlerini kısarak mırıldanıyor: "senin sevgilin olmayacaktı ki..."
taksim şamanları
rafet'le kimi zaman da taksim'de rastlaşırdık! bunlar ikimizin de bulutların üzerinde gezindiğimiz rastlaşmalar olurdu tabii. bir gece rafet'e istiklal caddesinin taksim meydanı tarafından başladığı yerde rastlamamı unutamam: rafet elinde başına diktiği bir bira şisesi, bir başına durmuş, tramvay yolundan tünel'e doğru küstah küstah bakıyordu. yanına varıp "naber rafet?" dedim. (aramızdaki yirmiüçlük yaşlık farka rağmen ona "rafet" demem hem hissettiğim duygudaş akranlıktan hem de onun "abi", "dayı", "enişte" gibi köyde kaldığını söylediği sıfatlardan nefret etmesindendi). bana bir adım mesafeden, ama çok, çok uzaklardan bakarak "rafet değil, rafet ekiz!" dedi. ne diyeceğimi bilemedim; birbirimize mezhepleri farklı iki mürit gibi bakışlar fırlatıyorduk. sonunda rafet'in dünyaları yargılayan o bakışları yumuşadı, "ne haber?" dedi. etrafında harley-davidson motorlar, genç kızlar, genç erkekler vardı. onun da amerika'daki kuzenlerinin yanına giderek uluslararası camiada tanınan bir sanatçı olma, bir harley-davidson sahibi olup tibet'e gitme hayalleri kurduğunu biliyordum. elimi omzuna koyup "rafet dost, benimle kuzguncuk'a gelir misin?" diye sordum. "her şey doğal akışında!" dedi. yüzüne baktım; enerjisi burada kalmayı diliyordu. dostumu orada yalnız bırakarak binbir düşünceyle taksiye bindim.
bir başka gün, birkaç arkadaş gene bir taksim eğlencesinden dönüyorduk. aşağı yukarı az önce bahsettiğim yerde ve gene o vaziyette rafet'e rastladık. rafet beni tanır tanımaz "şaman'a gidelim!" diye bir teklifte bulundu bu kez! rafet'e bir ara "taksim'de shaman diye bir bar var; tam senlik!" diye takıldığımı hatırladım. söylemeye gerek yok, rafet bir şamanın, bir kızılderilinin ruhuna sahip olduğunu ve onlarla aynı "genetik kodları" taşıdığına inanıyordu. onun modern bir şaman olduğunu sanırım onu tanıyanlar doğrulayacaktır. neyse, ben çok sarhoş olduğum ve rafet'le oraya gidersek sonumuzun pek hayırlı olmayacağını sezdiğim için shaman'a gitmeye pek gönüllü değildim. ama yanımızdaki kız shaman lafını duyunca bir çocuk gibi "evet özcan, shaman'a gidelim, hadi ne olur shaman'a gidelim!" diye tutturmaya başladı. bir yandan rafet, bir yandan kız bastırınca dayanamadık ve shaman'a yollandık. barın kapısına gelince "durun, ben bir konuşayım" diyerek gruptan ayrıldım. bodyguard bizimkilere şöyle bir göz attıktan sonra, "davetiyeniz var mı?" diye sordu. "ne davetiyesi?" dedim, "ben buraya pek çok kez geldim, hiç davetiye sormamıştınız?". "bu özel bir gece... ancak davetiyeyle girebilirsiniz!" bu arada yanımızdan bir çift davetiye falan göstermeden içeriye girince çocuğun bizi içeriye almak istemediğine kani oldum. bizimkilere dönüp durumu izah ettim, "bu gece özelmiş, davetiye gerekiyormuş... biz başka bir gece gelelim!" dedim. bu açıklamanın geri dönmemize yeterli olacağına inanıyordum ki rafet "bi dakka!" dedi. yanımızdan ayrılarak bodyguard'a yaklaştı. içimden "eyvah!" diye geçirdim; sezgilerim hiç de güzel şeyler söylemiyordu. rafet bodyguard'ın dosdoğru gözlerinin içine bakarak "ben şamanım!" dedi. bodyguard biraz afalladıktan sonra, "yani... shaman kartınız mı var? görebilir miyim?" diye sordu! "ne kartı? ben şamanım, beni içeri alacaksınız!" diye son derecede kat'i konuştu rafet. ardından "burası şaman değil mi? siz nasıl şamansınız!?" diye çıkışmaya başladı. duruma müdahale etme gereğini duydum. ben "bakın, dostum bu ülkenin en değerli ressamlarındandır... kendisine mekanınızdan bahsetmiştim... içerde bir bira içip çıkacağız, olay çıkarmaya hiç niyetimiz yok..." gibisinden konuşunca çocuk rafet'e dönüp "adınız nedir?" diye sormak ihtiyacını duydu. başından beri dimdik duran ve çocuğa yirmi santimetre mesafeden dik dik bakan rafet "ra!" dedi! "efendim?" "adım ra! amon-ra!" çocuk bu takdimden tabii ki hiçbir şey anlamadı. rafet'i dikkatle süzüyor, rafetse bıçak gibi kıstığı gözleriyle son derecede ciddi ve vakur, ona bakıyordu. çocuk sonunda "yok, davetiyesiz alamayız" demeyi tercih etti. bu karar rafet'in sabrını taşıran son damla oldu. "siz kimsiniz?", "sen kendini ne zannediyorsun?" falan demeye başladı. derken çocukla itişmeye başladılar; biz yanımdaki arkadaşımla beraber araya girmeye çalışıyorduk. gürültüye içerden takviye olarak üç beş body daha gelince rafet'le beraber bizi geri püskürttüler. ama rafet pes edecek gibi değildi; gömleğini çıkararak bir kenara attı, "demek dövüş istiyorsunuz? pek ala!" diye tekrar çocukların üzerine yürüdü! çocuklar rafet'i ittiler; bu kez rafet düştüğü yerden "siz rafet ekiz'e nasıl dokunursunuz?" diye bağırarak daha büyük bir hışımla kalktı. kabusvari bu sahne birkaç kez tekrarlandı maalesef. kız bir taraftan, arkadaşım bir taraftan "rafet abi... gidelim... değmez..." diye koluna giriyorlar, ben barın idarecilerinden olacak bir zata "sizi şikayet edeceğim! bu yaptığınızı bütün gazetelerde yazacağım!" diye feveran ediyorum, arada itiş-kakıştan, yumruklardan nasibimizi alıyoruz... ama fayda etmiyor! rafet hamlesini yapıyor, geri püskürtülüyor, düşüyor, yuvarlanıyor... ama gene kalkıp hamle ediyor! bu arada tuhaf bir şey daha yaşanıyor. bara gelen bir kadın o sırada yerde bulunan rafet'e dikkatle bakıyor ve "aa! sizin burada ne işiniz var kuzum? gidip resim yapsanıza!" diyerek ortada hiçbir şey yokmuş gibi arkadaşıyla beraber içeriye dalıyor! hasbinallah!
uzatmayalım, istihkakımızı almış bir vaziyette bardan uzaklaşıyoruz. rafet hala "burasının adı değişecek! adını değiştireceksiniz buranın!" diye bas bas bağırıyor. ona bakıyorum; durumu kötü görünmese de, herhangi bir yerinden kan falan akmasa da ciğerim yanıyor. suçluluk duygusundan, utançtan ağlamaya başlıyorum. rafet oralı değil... bir taksiye binip hep birlikte kuzguncuk'a dönüyoruz. takside - inanılır gibi değil ama - rafet'in keyfi yerinde görünüyor! arka koltukta, kızla aramda oturduğu yerden şoföre habire laf atıyor: "güzel bir türkü koy bakalım!" "abi nerden bulayım şimdi türküyü?" "nerelisin sen?" "samsun" "samsunlu mu? hadi canım, samsunlu falan değilsin sen!" "yani yemin etmeyelim şimdi... samsunluyuz evelallah!" "ben hemşehrimi gözünden tanırım... samsun'la uzaktan yakından... alakan yok!" yeni bir tatsızlık olacak diye telaşlanmaya başlıyoruz; çünkü şoför burnundan solumaya, dikiz aynasından ters ters bakmaya başlıyor. şimdi nerden taktı adamın samsunlu olamayacağına! adamı durmadan samsun testine tabi tutuyor: şuradan dönünce ne vardır samsun'da? samsun'da kaç heykel vardır? samsun'un kazaları nelerdir vs vs ... neyse ki rafet birden teypteki şarkıya terennümle eşlik etmeye başlıyor. bir kıza bir bana bakıp galip bir boksör edasıyla gülücükler dağıtıyor. kız da bir ısındı ki rafet'e! "aslan rafet abim!" deyip sarılıyor, öpüyor, öpüyor...
şarkı ve içki faslı kuzguncuk parkında devam ediyor. biz "kimseye etmem şikayet" makamından okurken rafet başını göğe dikmiş, bir şaman gibi uluyor! rafet'i evlere dağılmaya binbir güçlükle ikna ediyoruz. ertesi gün rafet'in durumunu merak edip atölyesine uğradığımda gecenin hiçbir izini göremeyip rahatlıyorum. hakikaten ucuz atlattık galiba! gene de geceki olayın bahsini açmaya utanıyorum. akşam kahvede otururken rafet diyor ki : "biliyor musun, insan vücudunun kötü enerjileri üzerinden atmak için kavgaya da ihtiyacı vardır. ben kavgasız duramam!" ona aval aval bakınca gülüyor, "vücut istiyor, vücut!"
tennuri hazretlerinin maceraları
bir ara, kim yazmışsa artık, internette "helluri hazretleri" diye, rafet'e de dinlettiğim bir şey vardı. rafet bunu kendi diline "tennuri hazretleri" diye çevirdi. işte bu "tennuri", o günden sonra rafet'le aramızda sıkça kullandığımız bir laf oldu. bir politikacı, gazetenin manşetinden gözümüzün içine baka baka yalan mı söylüyordu, vay tennuri hazretleri vay! bir yerde sahte bir şeyh, düzenbaz bir doktor, asistan avcısı bir profesör, para ve alkış peşinde bir "sanatçı", sakat numarası yapan bir futbolcu mu türedi... işte sana tennuri! bu tennurilik vaziyetinin karşılaştığımız alaturka meselelerin otuziki tekmiline birden adapte edilebileceğini keşfetmekte gecikmedik! tabii rafet bu bağlamda sıkça başvurduğu "genetik kodlar"dan söz açardı. rafet'in tahammül edemediği şeyler yozlaşma, çıkarcılık, sahtecilik, lumpenlik ve sırnaşıklıktı. gerçekten de lumpenlerin hemen yaltaklanmalarından, düşüncesizliklerinden, sözde kurnazlıklarından tek kelimeyle tiksinirdi. mesela pazarcının birinden 1 kilo elma istedi de adam "abi 2 kilo yapalım, 1 milyon olur" mu dedi? yandı o adam! veya rafet evinin döşemesi için güç bela taş taşırken bir otomobil yanında durdu da içindekiler "abi köprüye buradan nasıl çıkarız?" diye mi sordular? rafet onlara nerden çıkacaklarını değil, nerden çıktıklarını da söyleyecektir! veya diyelim bir adam işgüzarlıkla yanına gelip "abi geçen yanında gördüğüm kadın bugün şu tarafa gitti" mi dedi? rafet ona gözünün tersiyle çakacaktır! rahmetli dostum, böyle kaba bir toplumda pek ince sayılacak bu tür ayrıntılarda yanlış yapanlara asla prim vermez; bilgi, duyarlık, onur ve ruh soyluluğunu dişiyle tırnağıyla, sonuna dek savunurdu. aşağılaması o kadar büyük, tiksintisi o kadar güçlüydü ki bazen bu tür insanlara "sperm kaçkını" derdi!
resim yapmamak
bir gün, bir arkadaşımın ısrarlarına dayanamayarak onu rafet'ten resim dersleri alma konusunu görüşmek üzere parka götürdüm. onları birbirleriyle tanıştırdıktan sonra, kız "ressam olduğunuzu öğrendim ve ..." diye söze başladıysa da rafet hemen "ressam değil, sanatçıyım!" diye onu düzeltti. kız biraz utanarak ve konuşurken daha temkinli olmaya çalışarak meramını dile getirdi. rafet fazla düşünmeden, beklemediğim bir şekilde, öneriyi kabul etti. hatta uzun uzun, ne zaman, nasıl çalışacaklarını anlatmaya koyuldu. sevinçle, hayretle onu dinliyordum ki "yalnız" diye ilave etti, "her şeyden önce, resim yapmamayı öğreneceğiz!"
"kendisiyle" görüşmek
bir sabah ekmek, gazete falan almak için hafız'a indiğimde rafet'le karşılaştım. "ne haber yahu? hiç görüşemiyoruz?" dedim öylesine. rafet, başında kırmızı bir bandana, yüzünün bütün hatlarıyla gülerek "insan" dedi, "bazen kendisiyle bile görüşemez!" yeni uyandığımdan mıdır, yoksa laf mı insafsızdır, dumur-u dimağa uğradım!
patiler
bir gün rafet'le, ilk tanıştığımız gündeki gibi, parkta oturmuş, kedileri seyrediyoruz. kedi yavrularının çoğunun gözleri analarının onları doğurup sakladığı izbedeki mikroptan çapaklanmış, bütün bütün kapanmış neredeyse. bu arada rafet'le benim de onlardan aşağı kalır yanımız yok - ikimizin de birer gözü sefaletten, bok götüren evlerimizden mikroplu, yarı kapalı, kaşın babam kaşınıyor! ben ellememeye çalışıyorum, rafetse elindeki çay bardağının buğusuyla gözüne buhar masajı yapıyor. birden kedilerle aramızdaki ortak sefaleti farkedip sıkıntıyla "ulan şu kediler gibiyiz!" diye hayıflanıyorum. rafet gülüyor, "yok ya, biz kedi değiliz, anarşit korsanlarız!" diyor. ben son yıllarda içine düştüğüm sefaletin sıkıntısıyla gülüyorum, o yıllardır alışık olduğu için belki, gerçekten gülüyor. sonra diyor ki "biz aslında kedilerden daha beter durumdayız. onların hiç olmazsa patileri kokmuyor!"
rafet'in insan olarak üzerimdeki etkisi bir yana, o günlere dek hayli kapalı
olan renk gözümün açılmasında ve yaratma özgüvenini kazanmamdaki payı büyüktür.
"patiler ve melankoli" yi okuduğunda, sevgili dostum, şiirlerdeki
duyarlıkla necatigil arasında bir ilgi kuracak kadar taltif etmişti beni. gene
"tempo denyot"u yazmadan önce fikirlerimi kendisiyle paylaştığımda,
mizahıyla heyecanımı kamçılamayı başarmıştı.
son kertede duygusal ve kırılgan bir adamdı rafet. sigarasından derin nefesler
çekişi, gözlerinin kimi zaman nasıl bulutlandığı hala aklımdadır. ama rafet'in
gözlerinin yaşardığına yalnızca bir kez tanık oldum. o gün ona babamın yazdığı,
benim de bazı düzeltmeler yapıp temize çektiğim bir öyküyü okutmuştum. annemi
kaybettiğimiz günden birkaç ay sonra, babama biraz moral verir ümidiyle ve türk-iş'in
"esnaf öyküleri yarışması"na gönderilmek üzere babamdan kaleme almasını
rica ettiğim bir öyküydü bu. babam öyküsünde akçaabat'ta başlayıp zonguldak,
istanbul ve almanya'da süren kunduracılık hayatını anlatıyor, bu arada kunduracılık
zanaatinin elli yılda nereden nereye geldiğini aktarıyordu. tabii tamamen özyaşamöyküsel
olan bu anlatıda bir gurbetçi ailesinin dramını da okumak mümkündü. işte rafet
bu öyküyü aldı ve bir başına kahvenin bir köşesine çekildi. kağıtları elinde
tutuşundaki saygıyı, "bunu ayrı bir yerde okumak istiyorum" derken
yüzündeki içtenlikli ilgiyi unutmam mümkün değil.
rafet öyküyü okumayı bitirdikten sonra tam anlamıyla perişan bir halde yanıma
geldi. gözleri dolmuş, beti benzi atmıştı. onu o güne kadar hiç öyle görmemiştim.
doğrusu öykünün onu bu kadar etkileyeceğini aklıma getirememiştim. gene çok
saygılı bir tutumla kağıtları önüme koydu. durdu, bir şeyler söylemek istedi,
ama bunu yapamayacak kadar yoğun bir şeyler hissettiği belliydi. bana bir kere
baktı, sonra yürüdü gitti. o bakışla söyleyebileceği her şeyi aslında söylemişti.
rafet'in anlattıklarından
rafet, alabildiğine açık yürekli bir insan olarak, gerek düşüncelerini gerekse yaşam öyküsünü sohbet ettiği herkesle paylaşırdı. büyük bir sevgi ve saygı beslediği anne-babasını, samsun'daki okul yıllarını, akademi'deki günlerini, erzurum'daki öğretmenlik deneyimini, assos'u, asmalımescit'i, rumelihisarı'nı, bodrum'u, bakü'yü, stockholm'ü... bütün bunları ne yazık ki ne tüm ayrıntılarıyla anımsayabilir ne de bu yazıya sığdırabilirim. burada sadece aklımda kalmış bazı noktalardan kısaca bahsetmekle yetineceğim. temennim, günün birinde mutlaka rafet'in kapsamlı bir biyografisinin yayımlanması, eserlerinin layık olduğu ölçüde değerlendirilmesidir.
rafet'e göre, bir ağaç için kök ne demekse bir insan için köken de o demekti. yalın ve yalansız, bilge ve hünerli insanlardan türemiş olduğu için de kendini şanslı sayıyordu. annesi esma ekiz'in pastel boyalarla yaptığı resimleri özenle saklar, onları sık sık sohbetlerimize dahil ederdi. babasını ise daha çok kendisine verdiği kızılderili öğütleriyle anardı. mesela, "bir kadını haftada iki kere tatmin etmezsen kadın kaçar!" diye bir savı varmış babasının.
rafet ortaöğrenimi sırasında resme ve futbola kabiliyetiyle arkadaşları arasında nasıl sivrildiğini uzun uzun, keyifle anlatırdı. o sıralar da çevresindekileri şeytan uçurtması laflarla şaşırtan bir çocukmuş. kendisine özellikle kadınların ilgi duyduğunu söylerdi rafet; gerek libidosunun gerekse imge dünyasının zenginliğini kendisinden yaşça çok büyük kadınlarla çocukken oynadığı o güzelim oyunlara borçluymuş.
sonra hemen bütün akademililer gibi onun da bohem bir öğrencilik hayatı oluyor. erzurum'da resim öğretmenliği yaparken bir ara okul idaresi tarafından çocuklara yanlış şeyler öğrettiği vb gerekçelerle hakkında suç duyurusunda bulunuluyor. suçların arasında "resim dersinin somutluğunu ortadan kaldırarak kimi soyut konulara girmek" de var! rafet de okulun matematik öğretmeni olan müdürüne çıkıp diyor ki : "siz matematikçisiniz, işiniz tamamen soyut; soyutun nesinden korkuyorsunuz?"
rafet yirmi küsur kişisel sergi açmış bir sanatçıydı. ankara'da açılmış bir sergisinde nakliyedeki bir sorun yüzünden resimler açılış kokteyline yetişememiş. "bir düşünsene" diyordu rafet, "insanlar ellerinde şarap kadehleri, duvarları boş, koca bir salonda gezinerek fiyat etiketlerini ve sergi kataloğunu görüyorlar; ortada lafı, etiketi var da nesnenin kendisi yok!" bu olay belki davetlileri değil ama, rafet'i bayağı eğlendirmiş - ki başka birisi pek ala kalp spazmı da geçirebilirdi!
"enerjisi güzel" olduğu zamanlara dair rafet bana hatırlayamayacağım kadar çok kavga-dövüş hikayesi anlatmıştır. bunların bir tanesinde, bir barda çıkan tartışma kavgaya dövüşerek bütün bara yayılıyor. öyle ki - hani bazı güldürü filmlerindeki gibi - bir süre sonra kim, kiminle, niçin dövüştüğünü bilmeksizin bütün yumruklar çalışmaya başlıyor! tabii bu haralagüreleye karışanlar hani parmakları boyaya, mürekkebe de bulaşmış insanlar. neyse, artık kavganın sonundaki mutlu barış mı kutlanıyor, yoksa tuhaf bir şekilde özür mü dileniyor nedir, son sahnede, rafet'i barın orta yerine yerleştirilmiş bir leğenin içinde bol sabunlu suyla yıkanırken buluyoruz! az önce kendisine yumruk atanlar, şimdi rafet'in başına tas tas su dökmek, sırtına kese atmak telaşına düşmüşlerdir!
rafet'in sarhoşken taksiye binip gezmekten hoşlandığını daha önce anlatmıştım. rafet böyle zamanlarda paranın hiç gözünün yaşına bakmaz, gitmek istediği yere artık fayton mu olur taksi mi, en konforlu tarafından muhakkak giderdi. bir gün gene kıvamını bulduğunda, zamanını yalnız kendisinin bilebildiği o eşref saatinde, bir taksiyi durduruyor. şoför, bir süredir gittikleri halde müşterisinden bir ses çıkmayınca "nereye gidiyoruz?" diye soruyor. rafet iyice alçalmış dolunayı gösteriyor: "ay'ı takip et!" adam başta şaka sanıp istikametini değiştirmiyor, ama bakıyor ki müşteri "ay'dan uzaklaşma, bak ay'ı kaybettin!" gibisinden ciddi ciddi çıkışıyor, çaresiz, yolu değil ay'ı takip etmeye başlıyor. böyle böyle sapalara bayırlara vuruyorlar. zamanla rafet'e kanı kaynayan şoför de doğduğu günden beri bu işi yapmış gibi, sıkı bir ay avcısı kesiliyor. rafet, nihayet emir vermekten kurtulmuş, önünde peşine düştüğü ay, bir türkü tutturuyor!
spatula
bütün çabamız boşuna - biz yaşayanlar, ölümü kavrayamıyoruz. "başka bir boyuta geçmektir, yasaları başka türlü işleyen bir enerji bandına" diye açıklardı rafet. bense hissettiğim sitem dolu kederden herhangi bir açıklama yapacak durumda değilim. kuzguncuk öyle bir insanı, öyle bir rengini kaybetti ki artık çoğu zaman oraya gidesim bile yok.
bugün anlıyorum ki ben üzerinden koskoca bir yıl geçene dek, işte bu satırları yazıncaya değin, rafet'in öldüğüne bir an olsun inanmamışım! kafamda onu hala yaşar gördüğüm rüyalar var... önümde de rafet'ten bana kalan tek andaç olan, işlemeli, kara güvercin başlı spatula.
ama görüşmeye devam ediyoruz rafet'le, en çok günbatımlarında, en çok seher vakti... ne zaman pulları parıldasa yaşam balığının, dostumun kahkahası kulağımda patlıyor!
özcan türkmen, 27 temmuz 2004, ankara